ACISIZ TOPLUM

 


   Byung Chul Han'ın yazmış olduğu Palyatif toplumu okumuş bulunuyorum. Kitap spesifik bir konu olan acıya ilişkin küçük bir manifesto olma özelliği taşımaktadır. Kişinin acısını ve acıyla ilişkisini, bu ilişkinin iktidarla bağını kurmaktadır. Byung Chul Han'ın eşsiz eseri, üzerinde kritik yapılmaya değerdir.  Bu konuya ilişkin değerlendirmelerim özet niteliğinde olup, kitabın okunmasına engel teşkil etmez. Hatta bizzat kitabın okunmasına yardımcı olacaktır, kitaba dair yazdığım yazı. Öyleyse bu girişten sonra konuya geçebilirim.

   Palyatif latince kökenli olup, tıpta kullanılan bir terimdir. Hastalığın temellerinin ortadan kaldırılamadığı, hastalığın sadece acısının pansuman edilerek, semptomlarının ortadan kaldırıldığı durumu anlatmak için kullanılır. Bu manada palyatif toplum acının hafifletildiği toplumdur. Temeldeki sorunların çözümüne girişilmeksizin, yani ne bir reform ne bir devrime ihtiyaç duyulmaksızın toplumdaki acının pansuman edilerek, toplumsal sorunların olduğu şekilde korunduğu toplum modelidir. İkitarların acıyla ilişkisi o iktidarın neliğine ilişkin bir soruyu barındırır. Teknoloji öncesi çağlar bir nevi cefa toplumudur. Cefa toplumunda acı insanların bedenlerine nakşetilir. İşkence seanslarının topluma bir eğlencelik seyir olarak izletildiği ve gücün kendini başkasının acısı üzerine kurduğu bir iktidar biçimidir bu. Acı çığılıklara ve bedene nüfuz etmiştir. İktidar gücü beden üzerinde yaptığı işkencelerle ve eziyet seanlarıyla sürdürür. Güçün çıplak şiddet  üzerine inşaa edildiği arkaik toplumlar için geçerli bir etkinliktir. Foucault'un bahsettiği şiddet toplumu yerine disiplin toplumuna bırakmıştır. Disiplin toplumu acıyla olan ilişkisini koparmamış, onu, bedenin disipline edilmesi çabasına indirgemiştir. Bedenler acı pahasına disipline sokularak demirden bir disiplin elde edilir. İnsanı disipline eden kurumların varlığı bu acının barındığı ve üretildiği mekanlardır. Arkaik toplumda olduğu gibi acının kamusal alanda sergilenmesinden vazgeçilmiştir. Daha ziyade insanlarda disiplini içselleştirmesini öğreten kurumlarda kendisini ortaya koyar. Bunlar okul, hapishane, kışla ve kliniklerdir. Hapishanenin doğuşunda Foucault disiplin toplumuna ilişkin şu görülere yer verir: “ Artık doğrudan fiziksel cezalandırma yoktur, acı verme sanatında belli bir ihtiyat daha incelikli daha az gürültülü ve gösteriş sergileyen bir acı oyunu... şiddete uğramış, işkence görmüş, sakatlanmış, yüzünde yada omzunda yanık izleri taşıyan, canlı yada ölü, göz önünde sergilenen beden bir kaç on yıl içerisinde ortadan kalkmıştır. Cezai baskının ana hedefi olarak beden ortadan kaybolmuştur.” Emir ve yasaklar bedene değil, acı aracılığıyla bireylere yüklenir. Acıyla olan ilişki disiplin toplumunda üretim teknikleri üzerinden bireye kodlanmıştır. Endüstri sonrası topluma gelindiğinde insanların acıyla olan bağı kopmuştur. Artık beden, ne bir üretim aracı ne de iktidara feda edilen bir kahramanlık nesnesidir. Gırtlağına kadar hedonistleştirilmiş ve acıdan arındırılmış bir beden gerçeğiyle iş görülmektedir. Bedenin toplumla bağı koparılmak süretiyle insanların kavanozdaki beyinler gibi yaşamaya mahkum edilmeleri sağlanır. Acının bedene ve ruha işleyen sosyoekonomik boyutu yok sayılarak kişinin yaşadığı acının tekilleştirilerek tıbbileştirilmesi gündeme gelir. Acının aşılması için toplumu yeniden yapılandırmak yerine, eczane ve tedavi yöntemleriyle sorun siyasetten arındırılır. Kapitalist toplum formasyonunda birey, bir iktidar yada güç tarafından verilen direktif, emir ve yönlendirmeye gerek duymaksızın çalışır. Kişi, kendi kendinin patronu ve kendi bedenini sömüren bir şahıstır. Performans öznesi olarak daha iyisini yapamadığında kendini suçlar ve kendi kendisiyle yarış halindedir. Doğal olarak emek sermaye çelişkisi de böylece ortadan kalkmış, kişi kendisiyle savaşır hale gelmiştir. Dış baskı yerini, kendi kendini zorlayan bir iç baskı mekanizmasına terk etmiştir. İnsanlar bu dış baskıdan azade olduğunda özgürmüş gibi hissetmekte ve kendi köleliğinin farkına varmamaktadır. İtaat et yerine özgür ol denilerek insanların sözde seçilmiş tercihlerini yaşaması sağlanır. Oysa davranışı yöneten duygular çoktan gizlenmiş iktidar tarafından şekillendirilmiştir. 

   Nietzsche açısından acı düşüncelerinin doğum sancısıdır. Yaratıcı aklın vazgeçilmez figürüdür. Acıdan uzak bir huzurda yaratıcılık bulunmaz. Huzur çelişkinin ve değişimin yokluğudur. Oysa diyalektik açıdan olumsuzlama gelişilim ve değişimin motorudur. Palyatif toplumda çelişki yoktur. Herkes aynının cehenemine mahkum edilmiştir. Farklılık ve yaratıcı deha anestezi toplumunda bulunmaz bir değerdir. Nietzshce'ye dönecek olursak acının olumlanmasını şu cümlelerle değerlendirir: "Kesintisiz bir acı güç bela kullanabildiğim balgama yol açan cehennimi bir azap esnasında mükemmel bir diyalektik berraklığa sahiptim ve sağlıklı zamanımda kendilerine tırmanamayacağım, erişme inceliğine sahip olamayacağım şeyler düşündüm. Perspektifleri değerlendirme imkanım vardı ve bana göre birşeydi bu: değerleri yeniden değerlendirmenin sadece benim için mümkün olmasının nedeni buydu."

   Acıyı sevmek olur mu diye bir soru sorulabilir. Burada kastedilen halinden memnun olanı kabullenen bir anlayıştan ziyade, acının içindeki durumu değiştirmek istemesidir. Acının kapitalizm tarafından ticarileştirilmiş boyutu olan arabesk müzik yada mazoşist film tarafında olmak değildir bahsettiğimiz. Acımızı örgütleyebildiğimiz değişimin ve dönüşümün önünü açan yanıdır. Acıyı pasifize eden ve güçten düşüren bir durumdan ziyade Nietzsche'nin değimiyle bizi güçlendiren şey olarak almaktır. Şayet acıdan bir güç çıkarabiliyorsak acıyı olumlamakta bir sakınca yoktur. Ekonomik şiddetin acısını ve siyasal şiddetin yarattığı acıyı yoğunlaştırmak ve bundan örgütlü bir karşı koyuş yaratmak her devrimcinin birincil görevi olmalıdır. Tüm bu nedenlerden dolayı acı devrimcidir ve dönüşümün başladığı yerdir.

   Devrimci mücadenin üzerinde yükseldiği zemin ortak çekilen acıdır. Kastedilen acı arabesk olmayıp iktidara karşı olmanın getirdiği kaçınılmaz bir sonuçtur. Kapitalizmin isteği acının tıbbileştirilmesi suretiyle siyasetten yalıtılmasıdır. Tekilleştirilen ve bir metaya hapsetilen acı devrimci özünü yitirir. Acımızı tekilleştirilip, metalaştırmadan doğrudan ortak acı sahipleriyle birleşmek suretiyle devrimci temelde bir duygulanıma dönüştürebiliriz.  Ortak acılar yıkıcı, tekil acılar çürütücüdür. Toplumun acılarına seyirci kalmış bir siyasi yapının ezilenlerin gönlünde yer etmesi söz konusu bile değildir. Toplumun acılarını temel alan bir polika olmaksızın yıkıncı devrimci bir dönüşüm beklemek hayal olsa gerekir. Bu nedenle acısını kristalleştirebilen ve acıyı meta fetişizmine hapsetmeyen devrimci politika hepimizin gündemine alınmalıdır...

Yorumlar

  1. Genel Değerlendirme ve Sonuç

    Yazınız, felsefi derinliği, kuramsal sağlamlığı ve net politik duruşu ile son derece başarılı ve ufuk açıcı. Byung-Chul Han'ın fikirlerini özümsemiş, onları klasik ve modern düşünürlerle harmanlayarak kişisel ve özgün bir sentez oluşturmuşsunuz. "Acının devrimci potansiyeli" fikri, yazınıza ahlaki ve politik bir ağırlık kazandırıyor.

    Geliştirilebilecek noktalar, yazınızın zayıf olduğu anlamına gelmez; aksine, halihazırda çok güçlü olan bu metnin etkisini daha da artırmak için sunulan fırsatlardır.

    Son Söz: Bu yazı, sadece bir kitap değerlendirmesinden çok daha fazlası. Günümüz toplumunun işleyişine dair sistematik bir eleştiri ve bir eylem çağrısı. Kaleminize sağlık.
    DeepSeek

    YanıtlaSil

  2. Yazıdaki saptama ve değerlendirmeler yerinde. Evrensel ortak acının kaynağı neoliberal piyasa ekonomisinin paradigmalarının varlığı, şiddeti ile refah, huzur, mutluluk, özgürlük, demokrasi, adalet, hukuk ve benzeri değerlerin bu yapı ve işleyişle olan sanal, soyut, düşünsel ve ideolojik olumlu yaygın ortak kabulünün yerleşik varlığının köklü olmasıdır. Yukarıda senin de dillendirdiğin gibi toplumsal bütünün neredeyse tüm sorunlarına yaklaşım ve sağaltımı tıbbi bir sorunmuş gibi sunuluyor. Sorunun kökü neoliberal sistemin yarattığı çoklu tanrıların olumlanmasıdır; rekabet, iktidar, para, güç, ben egosu- bireycilik-, ilerleme, büyüme, uygarlaşma, teknolojik büyüme ve benzeri. En kötüsü de sermaye faşizminin içselleştirilmiş olmasıdır. Günümüzün yönetim biçimi sermaye faşizmidir. Acıyı veren de budur; Almanya, İtalya ve İspanya faşizm algıları çok gerilerde kaldı; Anti-semitizm yok; tüm emekçiler var. Ama çok güzel ifade etmişsin. Ben sana uygunsa ek yapmak istedim. Kutluyorum. Yazmaya, üretmeye devam. Selamlar.
    Hasan Hüseyin Yılmaz

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

SSCB NEDEN DAĞILDI?

NİETZSCHE'NİN FELSEFESİ

İDEOLOJİ