ÇALIŞMA KARŞITLIĞI

   Antik Yunan yaşamını incelediğimizde çalışma etkinliğinin hor görüldüğü bir dönem yaşanmıştır. Çalışmak kölelere mal olmuş bir edimdir. Hatta kölelere 'konuşan alet' gözüyle bakılmış, bütün fiziksel çalışmalar köleliğin bir göstergesi olarak yorumlanmıştır. Antik Yunan felsefesinin bir mucize olarak algılanması aslında bir yanılsamadır. Bu, bir mucize değil, köle emeğinin yarattığı boş zamanın etkin bir şekilde değerlendirlmesinin sonucudur. Yunan felsefesi gelişimini tam olarak felsefecilere boş zaman sağlayan kölelere borçludur. Aşırı çalışmanın insan zihnini alıklaştırdığı, fakat nitelikli bir boş zamanın insanın kendini gerçekleştirmesine yaradığı genel kabul görmüş bir hakikattir. Yunan kentinde fiziksel çalışmanın dışanda olan kesim vatandaş olarak görülmüş, kadınlar ve köleler vatandaş olmaktan men edilmiştir. Zorunlu çalışmanın dışanda olan politika özgürleşme alanı olarak algılanmış, siyasi varoluşa pek fazla önem atfedilmiştir. Yunan demokrasisi, kadın ve köleyi dışta tutarsak, tüm vatandaşlarının yönetime doğrudan katılımını sağlamış, demokrasinin tarihte önelimli bir eşiğini ifade etmektedir.

   Kapitalizmin gelişimiyle birlikte çalışmak aşağılık bir etkinlik olmaktan çıkarak, yüceltilen ve kutsanan bir etkinliğe dönüşmüştür. Bizim toplumumuzda çalışmanın ibadet olarak adlandırılması hiçte tesadüf değildir. Genelde sermayenin sözcülüğüne soyunun din adamları çalışmayı kutsar, çünkü kapitalizmin varoluşu emek sömürüsünü yaratan çalışmaya dayanmaktadır. Oysa çalışma disiplini her zaman işçilerin içselleştirdiği bir davranış olmamıştır. Fabrikaların yeni kurulduğu dönemlerde işçiler, 2 gün çalışıp 5 gün alkol alarak çalışmadan geçinebiliyordu. Bu nedenle bir çok fabrika kapanmak zorunda kalmıştı. Bunun üzerine 2 günde aldıkları ücretleri, 6 günde almaları şeklinde yeni bir düzenleme ve ücretlerin düşürülmesi gündeme geldi. Böylece işçi geçimi için haftanın hergünü çalışmaya mahküm edildi. Çalışma saatleri sömürüyü artırabilmek adına 15-16 saate kadar çıkarıldı. İşçilerin hayatı çalışmaktan ibaret hale geldi. Makinanın bir eklentisine dönüşen işçi, hem fiziksel hem de mental olarak tükenmeye başladı. Genç yaşta ölen işçi çocuklardan tutalım tüm işçiler, radikal bir şekilde çalışmanın ağır bedelini fiziksel tükenişle ödemek zorunda kaldı. Fakat bu kölece çalışma koşularına karşı işçi sınıfı sessiz kalmadı. Günlük 8 saat işgünü talebiyle mücadeleye altıldı. Bu çetin mücadelenin sonunda önce 10 saat ardından bu süre 8 saate kadar düştü. Aslında kapitalistin işçinin zamanını çalmasına karşı verilen bu mücadele, zamanın politikleşmenin bir gereğiydi. Çünkü işçinin politikayla ilgilenmesi ve sömürünün farkına vabilmesi ve kendini keşfedebilmesi için bile serbest zamana ihtiyacı vardı. Aslında zaman politikası işçi sınıfı açısından zam talebi kadar elzem bir politik talepti. Bugün bu çok daha fazla böyledir.

   Marks'ın damadı Lafargue, daha 19. yy sonunda bu meseleye eğilmişti. Tembellik hakkında kapitalizmin ulaştığı teknoloji sayesinde artık işçilerin bu kadar çalışmasını gereksiz görmüş, günde 3 saat çalışmanın yeterli olduğundan bahsetmiştir. Aynı savunuyu Aylaklığa Övgü'de Bernard Russell da tekrarlamıştır. Lafargue, yaklaşık 150 yıl önce 3 saat çalışmayı önermiş olmasına rağmen  bugün biz hala 8 saati bile mumla aramaktayız. Bunun bir nedeni sosyalizmin yenilgisiyse diğer bir nedeni de sosyalistlerin serbest zaman hakkı ıçin gerekli mücadeleyi görmezden gelmesidir. Oysa ki günümüzde bu talep yemek içmekten daha az önemli değildir. Hatta bazı durumda daha bir önemli olduğu söylenebilir. Kapitalistlerin zamanı denetim altına alması, işçinin zihni üzerinde tahakküm kurmasını sağlamaktadır. Tam da bu nedenle işçi üzerindeki zihinsel tahakkümün kırılabilmesi için, devrimci temelde bir zaman politikası kaçılmaz hale gelmiştir. Marks, özgürlük alanını iktisadi alanın dışına yerleştirerek söyle der: "Gerçek özgürlük alanı yoksulluk ve dış amaçlar tarafından belirlenen çalışma artık olmadığında başlar. Dolayısıyla doğası gereği maddi üretim alanın ötesine uzanır... Kendi kendisinin amaçı olan insan enerjisinin açılımı, gerçek özgürlük alanı ancak bu ötede başlar." Marks çalışmayı bir zorunluluk alanı olarak görmüş, özgürlüğü de onun dışına yerleştirmiştir.

   Kapitalizmin üretim araçlarının geliştirmesine paralel olarak çalışma saatleri düşmüş müdür? Tabii ki hayır. Geçtiğmiz günlerde turizim sektöründe çalışanların haftada bir gün izinleri iptal edilerek, 10 günde bir izne çıkmaları meclisten geçti. Bu esnek ve kölece çalışmanın inşaat işlerini kapsayacak şekilde genişletilmesi gündemde. Kısaca işçiler için teknolojik gelişme, eşittir iş saatlerinin azaltılmasını değil artırılmasını getiriyor. Bu noktada yapılaması gereken çalışma saatlerinin radikal bir şekilde düşürülmesi için harekete geçmek. Fakat nedense devrimcilerin politik gündeminde bu serbest zaman talebi yer almıyor. Bu durumun tersine çevrilmesi, kapitalist zamana karşı serbest zaman talebinin yükseltilmesi geciktirilmeksizin gündemimizin başına yerleşmelidir. Aksi taktirde çalışmaktan başka bir şey düşünemeyen işçi sınıfını örgütlemek hayal olacaktır. Talebimiz "hem zam hem de zaman" olmalıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SSCB NEDEN DAĞILDI?

NİETZSCHE'NİN FELSEFESİ

İDEOLOJİ