DAHA DEĞERLENDİRMESİ
Kitabın bana çağrıştırdığı ilk düşünce, sineklerin tanrısı kitabındaki “çocuklar gerçekten masum mudur?” sorusu oldu. Kitaba göre çocuklar masum değildi. Cünkü içinde yaşadıkları toplumun ürünüydüler ve ebebeynlerinin davranışlarını sürdürüyorlardı. Tıpkı Gaza' nın babasının davranışlarını sürüdürmesi gibi. Gaza, 9 yaşında girdiği insan ticareti çirkefine bulaşması sonucu kişiliği yozlaşmış; duyarsız, vicdansız, ahlaksız biri olup çıkmıştı. Gaza' nın içindeki tek vicdani ses ölmesinden sorumlu olduğu Cuma'nın sesiydi, onu insanca davranmaya cağıran. İnsanlardan nefret ettiği oranda o vicdanı sesi de yitirmişti, ta ki kitabın sonuna gelene kadar. Kitabın sonunda kaybettiği kendi vicdanına kavuşmuştu Gaza.
Kitabın başlarında Gaza kendi varoluşunu babasının katil olmasına ve annesini öldürmesine borçlu olduğunu dile getirir. Çünkü Gaza' ya göre "hangimiz hayatta kalanların çocukları değildik... sağ kalmayı bilmiş olanların" Hayatta kalmakta Ğaza için katil, hırsız, hain ve yalancı olmayı gerektiriyordu. Öyle olmayanlarsa bu adil olmayan dünyada elenip gitmekteydi. Bu yüzden Ğaza güçlü olanın yaşama hakkını kazandığı doğa yasasını topluma uyarlamış ve sosyal darvinizme varmıştı. Bu da faşizmin düşünce temellerine yaklaştırmaktaydı onu. Öyle ki insanlardan nefret etmesinde bu düşüncenin de payı olmuştu.
Babaya duyulan nefreti incelerken ve Gaza'nın babasını öldürmek istemesini düşünürken tabiki Freud' un baba katilliğini es geçmek olmaz. Burada da bilinç altında yatan yine oidipus kompleksidir. Fakat beklenmedik olansa anneye duyulan nefret ve anne katilliğidir. Cünkü doğumun zorlu geçmesi ve kanamamın çok olmasını Ğaza kendisinin annesini öldürdüğü seklinde yorumlamaktadır. Annesini öldürmeseydi annesinin kendisini öldürecek olması söz konusudur. Bu durum bize psikanalizin baba katilliğiyle ilgili tespitler yapmış olmasına karşın ana katilliğiyle ilgili bir saptama yapmamış olduğunu düşündürmektedir
Kitabın gercekçilik açısından bir değerlendirmesini yaparsak ben kendi adıma gercekçi bulduğumu söyleyebilirim. Okur merkezli kuram açısından bakarsak, şayet okur okuduğu kitabı gerçekçi bulursa o kitap gerçekçidir. Yazar açısından bakarsak bir ropörtajında Hakan Günday bir romanın başarısının neye bağlı olduğu sorusuna söyle cevap veriyor: "Bir saniye bile olsa gerçek olduğuna inandırması." Birgün gazetesinde çıkan ropörtajında ise kitabı yazdıktan iki yıl sonra göçmenlerin
yaşadığı dramın yazdıklarından daha beter olduğnu dile getiriyor. Bu durumda hem yazarın hem benim değerlendirmem göçmenlerin yaşadıklarının gerçekci bir şekilde yansıtıldığı yönündedir.
Romanda kafkavari bir bürokrasi eleştirisi bulmak mümkün. Gaza'nın yerel gazetede çıkan fotoğrafı bu açıdan biçilmiş kaftan. Fotografta astsubay olan yadigar, ilçe emniyet müdürüne bakıyor. o da sağındaki belediye başkanına bakıyor. o da Gaza'nın babasına bakıyor. Baba da kaymakama ama hiçkimse Gaza'ya bakmıyor. Kaymakamda Gaza'ya uzattığı saate bakmaktadır. Çekilen fotoğraf bir nevi bürokrasınin fotoğrafıdır. Ve herkesin ilgisi Gaza'nın dışındaki burokratik hiyerarsiyi gözetmektedir. Bu bürokrasi altında ezilen kişi yine Gazadır.
Gaza'nın depo ülkesindeki göçmenler üzerinde gerçekleştirdiği sosyal deney oldukça öğretici. Öncelikle bir demokrasi denemesi olarak Rastin'in oy çokluğuyla seçilmesi kısa sürede Rastin'in bir diktatöre döneşmesiyle sonuçlanır. İşin basında göçmenler için böbreğini verecek kadar iyi olan rastin sonunda birinin linç edilmesinin baş kahramanı olur. Bu durumda bana şunu hatırlattı. Voltaire'nin dediği gibi " içinizden melek gibi birini seçin iktidara getirin. Bir süre sonra o kisinin tırnaklarının ve boynuzunun çiktığını görürsünüz." Bu sözde olduğu gibi iktidar'ın kendine has kuralları vardır ve oraya gelen her kimse iktidar zehirlenmesinden payını alır.
Romanın basından sonuna kadar dikkat ederseniz bir anarşist tutumun izlerine rastlamak mümkündür. Örneğin kahramandan bahsederken şunları söyler: "kahramanlara görevini halk değil kendileri verirdi. dolayısıyla kahramanların halktan hesap sorma hakkı yoktur." Bu tutum kişi kültüne tapınmayan anarşistleri hatırlatır. Diğer yandan " devlet mi oldürecek seni" sorusuna verilen şu cevapta çok anlamlıdır: "Devlet bir kelimedir. insanlar öldürür." Burada devletin soyut bir kelime
olduğu ifade edilmiş tıpkı anarsitler gibi bunun insanlar arası bir iliski olduğu ima edilmiştir. Öyle ki insanlar arasıiliskiyi düzeltebilirseniz, devlete ihtiyaç kalmaz. Yada söyle söylersek insan öldürmeyi reddederse devlet öldüremez. Ayrıca otoritenin insanların sorumluluk almaktan kaçmalarına bağlanışı bizi söyle dünüşmeye sevk eder. İnsanlar kendi sorumluluklarını alsalardı, kimse sorumluluk adına hareket edemez ve siyasilere yada otoritelere gerek kalmazdı.
Yorumlar
Yorum Gönder