FOUCAULT'U ANLAMAK
Bu yazımda 20. yy en önemli Fransız filozoflarından olan Foucault'nun kendi eserleri üzerinden bir okumasını yapmaya çalışacağım. Foucault'u bunca önemli kılan nedenlerden biri bugüne kadar yapılan akademik çalışmalarda kendisine en çok atıf yapılan düşünür olmasıdır. Özellikle marjinal kesimlerin yaşamına eğilmiş olması onu sıra dışı kılan özelliklerinden birisidir. Konu edindiği bu kesim suçlular, eşcilseller ve delilerdir. İktidarı özelilikle bu kesim dolayımında tanımlayan Foucault, bugüne kadar üzerine yazılan iktidar ilişkilerine yeni bir kapı açmakdır. Öyleyse düşünürümüzün fikir uğraklarını kitaplar üzerinden okumaya çalışalım.
Birçok kitabında dönüp dolaşıp bahsettiği bilgi-iktidar ilişkisidir. Bir iktidar sadece şiddet üzerine yani süngülerin üzerine oturamaz. İktidarın temel işlevi bilgi üretmesidir. Hem kurumsal düzeyde hemde söylem düzeyinde iktidar hakikati işler ve kendisi için sakıncalı kısımları kırpmak suretiyle onu malumata dönüştürür. Malumatın olmadığı yerde iktidardan bahsetmek mümkün değildir. Ve dolaşıma sokulan hakikatin kendisi değil iktadar tarafından biçimlendirilmiş olan malumatın kendisidir. Muhalefet de iktidarı arzuyorsa hakikatin kendi durduğu yerden üretimini sağlamalıdır. Yani parhasia (hakikati söylemek) yapmalıdır. Doğruyu söylemek kitabında buna ilişkin şöyle bir örnek verilmektedir. Bir padişah soytarısına doğru bir suçlamada bulunursa bu parhasia olmaz. Ama soytarı padişaha “Siz bir despotsunuz ve bu tavrınızdan vazgeçin” diyerek ölümü göze alıyorsa ortaya konulan bu hakikat bir parhasiadır. Ya da bir arkadaşınıza samimiyetinize rağmen ne kadar ukala oluduğunu açıkça söylüyorsanız ve onu kaybetmeyi göze alıyorsanız ,siz bir parhasia yapmış oluyorsunuz. İşte bir anlamda devrimci muhalefetin iktidar karşısındaki bu duruşu siyasal parhasia anlamına gelmekterdir. Ve muhalefet hakikati söylemenin risklerini almak zorundadır.
Foucaut'un toplumu savunmak adlı kitabında "siyasetin savaşın farklı araçlarla yürütülmesi" şeklindeki Clausewitz tanımlamasını ters çevirir. Bu tanımlama "Siyaset, farklı araçlarla yürütülülen savaştır" cümlesiyle yer değiştirir. Barış sürecinin her zaman bir savaşa hazırlık süreci olarak yorumlandığını söyleyen Foucault, iktidarın yalnızca cephede yürütülen bir savaşla sınırlandırılmadığını, iktidarının sürdürmek için muhalefete karşı bir savaş vermek zorunda olduğunu, iktidarın güç ilişkilerinin devamı için kesintisiz ekonomik, toplumsal ve siyasal bir savaşımın konusu oludğunu vurgular. Sİvil hayatın bu tür bir savaşımın yürütüldüğü alan olduğu ifade edilen kitapta, herkesin herkesle savaş içinde olduğu bir toplumsal yaşamdan söz edilir. Foucault, güç dengelerinin değişken olduğunu, bugün güçlü olanın yarın güçsüz, güçsüz olanının daha sonra güçlü olabileceğini belirtmektedir. Yenilmiş olan bir devlet farkı bir konjektürde yenen bir devlet olabilcektir. Yenen bir devlette sonraki bir tarihte mağlup olabilir. İktidar güç dengelerindeki bu değişimi kendi adına kontrol edebilmeli ve avantajlı pozisyonunu koruyabilmelidir.
Deliliğin tarihi adlı eserine gelirsek deliliğin nasıl kurulduğunu şu şekilde yorumlamaktadır. Focault ortaçağda deliliğin aklın öteki yüzü olarak görüldüğü ve toplum tarafından hoşgörüyle karşılandığını söyler. Aklın karşıtı olarak görüldüğü 18. yy'da artık aklın delilik üzerindeki iktidarı devreye girer. Her köyün bir delisi olduğu ve toplumsal meşruyeti olduğu dönemler, böylece sona erer ve deliliğin toplumdan tecriti gündeme gelir. Sanayi devriyle birlikte emeği değerlendirilemeyen ve çalıştırılamayan bu kişiler; büyük kapatma denilen sakatların, berduşların ve fahişelerin kapatıldığı yere kapatılırlar. Fransız devrimiyle birlikte delilik suç olmaktan çıkarak tıbbileştirilir. Büyük kapatmaya maruz kalan sakat, berduş, fahişeler serbest bırakılırken deliler hastaneye yönlendirilir. Bu aynı zamanda bu durum, kapitalizmin ücretleri düşürmek için yedek sanayi ordusuna ihtiyaç duymasıyla da çakışır. Bu yüzden işsizlik suç olmaktan çıkarken kapitalizmin yedek sanayi ordusu olarak yeni bir ihtiyacı karşılar. Delilik hastalık kategorisi içinde değerlendirilmeye alınınca yapılması gereken hastalığın sağaltılarak yeniden istihdama kazandırılmasıdır. Böylece deliler suçlu olmaktan çıkar ve sağaltılarak istihdam edilebilen atıl bir işgücü olarak alğılanmaya başlar...
İktidarın
Gözü adlı eserde Foucault derimcilerin devletle olan ilişkisini
şu cümlelerle özetler: "Bu durum, sonuç olarak neye yol
açtı? Yalnızca bir hükümetten ibaret olmayan devlete karşı
mücadele edebilmek için devrimci hareketin kendini politik askeri
terimlerle devletin eşiti kılması gerekir, dolayısıyla parti
halini alması, devletle aynı disiplin mekanizması ile aynı
hiyerarşi ile aynı iktidar örgütlenmesi ile bir devlet aygıtını
-içeriden- model alması gerekir. Bu ağır bir sonuçtur. İkinci
olarak devlet aygıtının ele geçirilmesi muhtemel değişimlerle
birlikte devlet aygıtının basitçe işgal edilmesi olarak mı
kabul edilmeli, yoksa devlet aygıtının ortadan kaldırılmasının
vesilesi olarak mı? Bu sorun Marksizm içinde bile büyük bir
tartışmaya yarattı. Bu sorunun sonuçta nasıl çözüme
bağlandığını biliyoruz. Devlet aygıtını çökertmek gerekir,
ama sonuna kadar değil, çünkü sınıf mücadelesi proleterya
diktatörlüğü kurulur kurulmaz bitmeyecektir. Dolayısıyla devlet
aygıtının sınıf düşmanlarına karşı kullanılabilecek kadar
sağlam olması gerekir. Böylece ikinci sonuca varır: devlet aygıtı
en azından belli bir noktaya kadar proletarya diktatörlüğü
süresince varlığını sürdürmelidir. Nihayet 3. sonuç işgal
edilecek ama parçalanmayacak bu devlet aygıtlarını çalıştırmak
için teknisyenlere ve uzmanlara çağrı yapmak, uygun olur ve bu
aygıtları çalıştırmaları için bunlara alışık olan eski
sınıf yani Burjuvazi kullanılır. Sscb'de olup biten kuşkusuz
budur. Devlet aygıtının önemsiz olduğunu asla öne sürüyor
değilim. Fakat bence Sovyet deneyimine yeniden başlamamak için,
devrimci sürecin tıkanmaması için, bir araya getirilmesi gereken
tüm koşullar arasında ilk kavranması gereken şey, iktidarın
yerinin devlet aygıtı olmadığı ve devlet aygıtlarının
dışında, üstünde, yanında çok daha küçük düzeylerde işlev
gören iktidar mekanizmalarında değişiklik yapılmadığı
takdirde toplumda hiçbir şey değişmeyecektir." Bu anlatıdan
da anlaşılacağı şekilde iktidar makro düzeyde değil mikro
düzeyde algılanmak zorundadır. Mikro faşizmin makro faşizme yol
açtığını söyleyen Foucault açısından mücade daha bireysel
düzeyde daha ailede yada işyerinde bir takım faşizmin
belirtilerine karşı da yapılmak zorundadır. Kızına mini etek
giydiği için cinsiyetçi davranan babaya karşı olmaksızın
patriarkal kapitalizme karşı olamazsınız. Aynı zamanda Foucault
dışsal bir faşizm kadar insanın içindeki faşizme karşı da
mücadele edilmesi gereğinin altını çizmektedir. Dışarıda
feminizmi savunan ama evde karısına zulmeden içimizdeki faşisti
öldürmeksizin devrimcileşemeyiz.
"Birkaç yıldan
beri olup biten budur. Entelektüelin rolü, bir süredir, gizli
biçimde işleyen baskıcı iktidar mekanizmalarını görünür
kılmaktan ibarettir. Okulun yalnızca okuma yazma öğretme, bilgi
aktarma tarzı olmadığını, bir tür dayatma olduğunu göstermek.
Bu da dayatmayı teşhir etmeye çalıştığımız ilk alanlardan
biri olan psikiyatri ile ilgili olarak bu da durum budur. Psikiyatrik
aygıt iyileştirmek için değil, belli bir insan kategorisi
üzerinde belli bir iktidar işletmek için kurulmuştur. Ama analiz
burada bitmemelidir. İktidarın bundan daha sinsi olduğunu da
göstermek gerekir. İktidar iktidarın yalnızca baskı uygulamaktan
-bastırmak, engel çıkarmak, cezalandırmak- ibadet olmadığını
arzuyu yaratarak, zevki kışkırtarak, ilgiyi üreterek bundan daha
derine nüfuz ettiğini de göstermelidir. O kadar ki iktidardan
kurtulmak çok güçtür, çünkü iktidarın tek işlevi Freudcu
bir üst ben gibi dışlamak, bastırmak ya da cezalandırmak
olsaydı, bu etkiyi ortadan kaldırmak ya da bu iktidarı yıkmak
için bilinçlenmek yeterli olurdu. iktidarın Freudcu bir üst ben
olarak işlev görmekle yetinmediği kanısındayım. İktidar
kendini bastırmakla, gerçeğe erişmeye sınır çekmekle, bir
söylemin ifade edilişini engellemekle sınırlamaz: iktidar
bedenini çalıştırır, davranışa nüfuz eder, arzu ve zevkle iç
içe girer, işte onu bu çalışma içinde suçüstü yakalamak
gerekir. Yapılması gereken şey bu analizdir. Bu da güç bir
şeydir." Foucault iktidarın sadece olumsuz bir edim olmadığını
aynı zamanda pozitif bir takım işlevlerinin olduğunu
savunmaktadır. Fakat onun pozitif yanından ziyade iktidara maruz
kalanların bu iktarın uygulamalarına karşı uyanık olmalarını
sağlamaya çalışmıştır. 20 yy iktidar tekniklerini deşifre
ederek “iktidarın olduğu yerde direşte olur” demiştir.
Direniş ancak iktidar varsa olanaklıdır. İktidarın olmadığı
yerde de direniş söz konusu olamaz.
"Ben, hem Marksist
perspektiften hem de Marksizm yanlısı perspektiften yeterince
ayrıldığım konusundayım. Marksist perspektifle ilgili olarak,
iktidarın etkilerini ideoloji düzeyinde sınırlandırmaya
çalışanlardan değilim. Gerçekten de, ideoloji sorununu ortaya
atmak yerine beden ve iktidarın beden üzerindeki etkileri sorununu
inceleyerek daha fazla materyalist olunabileceğini düşünüyorum.
Çünkü, ideolojiye ayrıcalık tanıyan bu analizlerde beni
rahatsız eden şey, modelinin klasik felsefenin sunduğu ve
iktidarın ele geçireceği bir bilinçle donanmış insan öznesinin
her zaman varsayılıyor olmasıdır." Bu alıntıda görüleceği
gibi Foucault iktidarı bir kişinin yada bir grubun elinde bulunan
bir şey olarak düşünmez. İktidar akışkandır. Hem iktidara
maruz kalırsın hem de başkasını iktidar uygularsın. İşyerinde
partonun iktidarına maruz kalan bir işçi evde karısına iktidar
uygulayabilir. Aynı zamanda kadın da çocuğuna iktidar uygular.
İktidarı bireyler arası ilişki ve stratejiler toplamı olarak
gören Foucault a göre iktidar elde tutulamaz. İktidar uyguladığın
kişi bir süre sonra sana iktidar uygulayabilir. Bu ilişki
çevrimseldir. Karşıtına döneşebilir.
" Günümüzün
siyasi, etik, toplumsal ve felsefi sorunu, bireyi devletten ve
devletin kurumlarından kurtarmaya çalışmak değil; kendimizi hem
devletten hem de devletle ilintili olan bireyselleştirme türünden
kurtarmaktır. Yüzyılardan beri zorla dayatılmakta olan bu tür
bireyselliği reddederek yeni öznellik biçimlerine geçerlilik
kazandırmak durumundayız." Çünkü Foucault'a göre öznellik
devletin bir kurgusudur. İçinde olduğumuz öznellik doğrudan
devlet tarafından inşa edilir. Doğal olarak özgürleşmek verili
olanın reddedilerek yeni bir öznelliğin kurulmasıyla ilgilidir.
Bu nedenle inşa edildiğimiz benliği yapısöküme uğratmak yeni
bir benliğin tarafımızca kurulmasının önünü açmak
gerekir...
Eleştirel Açıdan Geliştirilebilecek / Derinleştirilebilecek Noktalar:
YanıtlaSilEleştirilerim, yazınızın zayıf olduğu anlamına gelmez; daha çok, üzerine düşünmeye değer konular olarak görülebilir.
1. Foucault'nun "Özne" ve "İktidar" Kavrayışındaki Zorluk:
· Yazıda, iktidarın her yerde olduğu ve öznelliğin inşa edildiği çok net bir şekilde anlatılmış. Ancak buradan çıkan temel bir eleştiri ve zorluk, "özgürleşme imkanı"nın ne olduğu sorusudur.
· Eğer iktidar arzularımıza, zevklerimize kadar nüfuz etmişse ve bizim "ben" dediğimiz şey onun bir ürünüyse, direnmek ve "yeni bir öznellik kurmak" nasıl mümkün olacak? Hangi araçlarla? Foucault'nun bu konudaki cevabı (özellikle geç dönem eserlerinde) "kendilik kaygısı" ve "estetik varoluş" gibi kavramlara yönelir. Yazıda bu geçişe değinilmemiş. Bu, Foucault'yu okuyan herkesin aklına takılan merkezi bir sorundur.
· Ayrıca, iktidar her yerdeyse ve direniş de her zaman mümkünse, bu durum normatif (etik) bir temelden yoksun olmakla eleştirilebilir. Yani, hangi direniş "iyi", hangisi "kötü"? Foucault, evrensel ahlaki yargılar getirmekten kaçınır. Bu, onun düşüncesinin güçlü ama aynı zamanda tartışmalı yanıdır.
DeepSeek