FRANKFURT OKULU
Eleştirel teori, Almanya'nın Frankfurt kentinde yeni marksist ekolü temsil eden bir toplumsal araştırma estütüsünün ortaya koyduğu düşünsel geleneği ifade etmektedir. Frankfurt okulu olarak adlandırılan teori ekolünün önemli düşünürlerinden bazılarının ismi şunlardır: Horkhaimer, Adorno, Marcuse, Habermas ve Fromm. Eleştirel teori okulunun tek bir dönemle adlandırmak mümkün değidir. Okul 4 farklı dönemdeki yöneticileri nedeniyle bir takım farklılıklar da içermektedir. Kuruluşu olan 1922'den 1931 yılına kadar olan dönem, Carl Gürünberg yöneticiliğinde marksizme ilişkin araştırmalara öncelik verilmiştir. Marsizm bir bilim olarak değerlendirilmiş ve işçi sınıfı, toplumun dönüşümünün kaldıracı olarak görülmüştür. Bu yıllar içesinde işçi sınıfıının durumuna ilişkin akademik çalışmalar ön plana çıkarılmıştır. 1931-1941 yıllarında ikinci dönemin başına Horkhaimer geçmiştir. İşçi sınıfıyla olan teorik bağın kopuna işaret eden bu dönem, eleştirel teorinin geleneksel teorinin karşısına çıkarılmasına işaret eder. Faşizm üzerine düşünen okul, aynı zamanda totaliterleşen Stalin marksizmine de mesafeli ve eleştirel yaklaşmaktaydı. Üçüncü dönemi ise 1940-1970 yıllarını kapsayan dönemdir. Bu dönemde okulun yönetimi Adorno tarafından temsil edilir. Bu eleştirel teori akıl ve bilgiden ziyade sanatın toplumsal değişimdeki rolünün ön plana çıkmasıyla karakterize olur. Kültür endüstrisinin ortaya çıkardığı kitle kültürün eleştirisine odaklanan dönem, kültürün olanaklarına yönelir. Son döneme damgasını vuran ise Habermas'ın iletişimsel kuramı olmuştur.
Şiddetli bir modernite eleştirisine yönelen Holkhaimer, geleneksel felsefenin tenkitne girişmiştir. Doğa biliminin yöntemini kullanmak suretiyle ulaşılan bilginin aynı şekilde toplum bilimlerine de uygulanabileceğini savunun anlayışa karşı çıkmıştır. Olgularla değerler arasında böyle determinist bir anlayışın hakim olmasına imkan olmadığını ifade eden Horhaimer, konuya ilişkin şu cümleri sarfetmiştir: “ Doğa bilimleri yöntemi, insana ve insanla doğrudan doğruya ilgili konulara uygulanması, insanın potansiyel güçleriyle özgürlüğünün yadsınmasından başka bir şey olmamıştır.” Nesnel ve tarafsız bilgi anlayışına sahip olan pozitivizme ilişkin de bilginin değer yüklü oluduğunu ifade eder. Bilim adamının tarafsızlığı bir şehir efsanesidir. Çünkü her kim olursa olsun, bu bilim adamı olsa da, kişi değer yargılarından arındırılamaz ve ister istemez yaklaşımı kendi kişisel yargılarını yansıtır. Horkhaimer geleneksel felsefeyi eleştirir.
“ Esas geleneksel felsefenin toplum teorisinin insanları da doğa bilimsel modele uygun olarak fazlasıyla determinist bir neden sonuç şeması içinde şeyler gibi ele aldığını ve dolayısıyla olgularla değerleri birbirinden ayıramadığını” ifade eden Holkhaimer, bu yöntemin kapitalzmin pozitivist bakış açısına dek düştüğünü belirterek olanı olması gerektiği gibi gösteren sistemin değişimin olanağını bu sayede askıya aldığını vurgulamıştır. Modernite'de bilimin ilerlemeyi ve refahın artmasını sağladığı düşüncelerine karşı çıkan filozof, bilimin insanı denetim ve kontrol altına alınmasını sağlayan bir tahakküm aracına dönüştüğünün altını çizmiştir. Bilim egemenlerin elinde iktidarlarını rasyonelleştirmenin ve tahakkümü yerleştirmenin bir aparatıdır. Holkhaimer'ın üzerinde durduğu araçsal akıl kavramıdır. Araçsal akıla göre herşey nicelikleştirilerek herşey bir diğeriyle yer değiştirir hale gelmektedir. Bir takım amaçlara uygun düşen araçların hesaplanması anlamında araçsal akıl, kapitalizmin ekonomik çıkar mantığının tezahürdür. “Doğanın kendin de bir varlık olarak görülmeyip. belirli amaçların nesnesi durumuna indirgenmesi ve düşüncesizce denetim altına alınmasıyla birlikte, bilen özne, nesnesine yabancılaşır” diyen Horkhaimer, sözlerini söyle sürdürür:”Bilen özne doğayı yanlızca üzerinde denetim kurduğu yönleriyle bildiği için doğanın özsel özelliklerine yabancı kalmaya mahkumdur.” Filozof, insanın doğayı tahakküm altına almasıyla birlikte, insanın tahakkümünün de önünün açıldığına dikkat çekmiştir. Doğal olarak insanın üzerindeki tahakküme son vermek insanın doğa üzerindeki tahakküme son vermeyi gerekli kılmıştır.
Adorno eleştirel kuramın önemli düşünürlerinden biridir. Bilgi kuramını değil, sanatı ön plana çıkaran Adorno, özürleşim için sanatın rolüne ve olanaklarına dikkat çeker. Kültür endüstrisinin kapitalizmin seri üretiminin bir devamı olarak ele alınması gereğine işaret eden Adorno, kültür endüstrisine ilişkin şu değerlendirmede bulunur: “ Kültür endüstrisi deyimini eğlence endüstrisine, kitle kültürünün üretim tarzına gönderme yapmak amacıyla kullanır, Kültür Endüstrisinin kitle kültürünün ihtiyaçlarına uydurulmuş sanat eserleri yarattığını, sanat deneyimini değersizleştirdiğini, tüketicinin eleştirel melekelerini körelttiğini anlatmak ister.” Eğlence endüsrisinin işçilerinin toplumsal hoşnutsuzluğunu sömürmek için kullanıldığına dikkat çeken düşünür, insaların eğlence kültürünün etkisiyle desarj edilip işe yeniden yapılandırılmak suretiyle kazandırıldığını belirtir. Eğlence yalnızca eğlence değil, iktidarın toplumsal tepkiyi soğurulduğu bir mekanizmadır. Adorno bu konuda söyle der: “ Kültür endüstrisinin sunduğu kaçış ve dinlenme, insanları yalnızca yaşamlarındaki temel baskılardan uzaklaştırmaya ve çalışma azimlerini yeniden yaratmaya hizmet eder.” Sanat gerçek özgürleşmenin imkanını koruduğu ve iktidarın akıl dışılığını gözler önüne serdiği için önemli bir silahtır. “ Sanat reel bir varoluş alanı değil de salt bir görünüş olmakla, yanlış bütünün içinde, deyim yerindeyse özel bir gettoda yaşar. Bundan dolayıdır ki sanat ait olduğu toplumsal bütünden beslenen, ancak her şeye rağmen ona eleştirel bakabilen bir alandır” diyen Adorno sözlerini söyle sürdürür: “ Bu zinciri kırmak bakımından hayati bir öneme sahiptir. Çünkü gerçek sanat eseri hakikati, tarihsel sürecin işleyişini belli bir noktada, bir anlık sekteye uğratmak suretiyle aydınlatır.”
Son olarakta Eric Fromm'dan bahsederek bahsi kapatalım. Ortodoks marksizmin yok saydığı psikolojiyi marksizmle birleştirmek üzere çaba harcayan Fromm, toplumsal bir teoriyle bireysel bir teorik form olan psikanalizin yoldaşlığı için mücadele yürütmüştür. Marks kapitalist toplumu analiz ederken, Freud insanın bilinmezliğini araştırmıştır. Kapitalizmin insan ruhu üzerindeki etkilerini Freud'un psikanalizi üzerinden okumayı başaran Fromm, sağlıklı bir toplumun ve bireyin nasıl olması gerektiğine kafa yormuştur. Marks dediği gibi kişinin sahip olduklarıyla değil, kendinde olanla değerli oluduğunu belirtitiği yerde, Fromm; sahip olmak yada olmak kitabında sahip olmanın değil, kamil insan olmanın gerekliliğine değinmiştir. Çok şeye sahip olmanın insanı zenginletirmekten ziyade yolsullaştırdığı belirtmiş, sahip olduklarımızın kısa süre sonra bize sahip olduğunun altını çizmiştir.
Zayıf Yönler ve Eksiklikler:
YanıtlaSil1. Yüzeysel Kalma Riski: Her bir düşünürün felsefesi çok derindir ve bu kısa metinde kaçınılmaz olarak yüzeysel kalmışlardır. Örneğin, Adorno'nun "negatif diyalektiği" veya Habermas'ın "iletişimsel eylem" kuramı (sadece ismen anılmakla yetinilmiştir) gibi karmaşık kavramlara derinlemesine inilememiştir.
2. İç Tutarlılık ve Farklılıkların Belirsizliği: Yazı, Frankfurt Okulu'nu tek bir blok gibi sunma eğilimindedir. Oysa bu düşünürler arasında (örneğin Adorno ile Habermas arasında) önemli metodolojik ve teorik farklılıklar vardır. Bu iç eleştiriler ve ayrımlar metne yansıtılmamıştır.
3. Bağlamsal Eksiklik: Düşünürlerin eleştirilerinin, II. Dünya Savaşı, Holokost ve Nazi Almanyası gibi tarihsel travmalardan nasıl derinden etkilendiğine dair yeterli bağlam sunulmamaktadır. Bu travmalar, onların Aydınlanma, akıl ve ilerlemeye dair kökten şüphelerinin arka planını oluşturur.
4. Güncel Eleştirilerin Yokluğu: Frankfurt Okulu'nun, günümüzün "dijital kültür endüstrisi", sosyal medya algoritmaları ve tüketim toplumu üzerine söyleyebileceği çok şey vardır. Metin, bu teorilerin günümüz için ne ifade ettiğine dair bir bağlantı kurmamaktadır.