HEGOMONYA, İDEOLOJİ VE İKTİDAR
Sovyetlerin resmi ideolojisi olarak Sovyet Marksizmi sosyalizimin hayata geçirilmesinde önemli bir eşiğin aşılmasında rol oynamıştır. Marksizme 20 yy'da Lenin katkısı olarak değerlendirilebilebilcek bu anlayış, Lenin'nin ardından Stalin marksizmi şeklinde yoluna devam etmiştir. Marksizmin teorideki zenginliğine karşı kendini korumaya alan ve Batı marksist düşünceyi kendine rakip olarak gören bu tavır, neticesinde dinamik olması beklenen marsizmi donmaya ve taşlaşmaya terk etmiştir. Batı marksist düşünürleri, Sovyet Sosyalizmi tarafından ötekileştirilmiş ve bu düşünürler “revizyonist” olmakla suçlanmışlardır. Kapalı devre bir marksist dogmalar yığını böylece sosyalistlerin temel dayanak noktası haline getirilebilmiştir. Bu nedenle bu doğmalar hayatın kendisine dar geldiği için bir süre sonra sosyalist deneyim yenilgiye uğramıştır. Her politik yenilginin aynı zamanda teorik bir yenilgiye yol açtığı düşülülürse, bu bizi mevcut teorik yetersizliğin sorgulanmasına kanalize eder.
Batı marksizmin İtalya kolunda yer alan Gramsci bize marksizme dönük eleştirel bir katkı yapmış bir çok marksist düşünürden birisidir. Savcının Gramsci'yi kastederek “ Bu beynin çalışmasını 30 yıl boyunca engellemeliyiz” dediği kişidir. Ömrünün büyük bir kısmını zindanda geçirmiş ve içerdeyken hapisane defterlerini kaleme almıştır. Yeraltında mücadele eden devrimci bir örgütün liderlerindendir. Gramsci'nin marksizme en önemli katkısı hegomonya kavramıdır. Tarihin determinist modele uymayan ilerlemesini açıklamak için bu kavramı ortaya atmıştır. “ Kapitalist sistemin yıkılmasını için koşulların yeterince olgunlaşmasına rağmen devrimin niye gerçekleşmediği” sorununa Gramsci söyle yanıt verir: “ Devrim, egemen sınıfın kitleler üzerindeki kontrolünü kaba kuvvet ve ekonomik güç dışında bir takım yollarla devam ittirdiği için gerçekleşmez” Hegomanyanın birliğini sağlamış ve diğerleri üzerinde tahakküm kurmuş bir sınıfın zor kullanımı ve kontrolü olmaksızın, kitlelerin bağımlığını üreten bir rıza sonucunda, iktidarın yeniden üretimine aktif olarak kattıklarından bahseder, Gramsci. Hiçbir iktidar sadece zora başvurarak yani sünğünün üstünde oturmaz. “ Başka bir deyişle, söz konusu hegomonya anlayışı, bir toplumda güç ve iktidar sahibi olmanın, sadece devlet iktidarının baskıcı bir biçimde kullanmak yoluyla değil, fakat esas toplum içinde ahlaki, entelektüel ve kültürel mutabakat tesis etmek suretiyle mümkün olduğunu” ifade eden Gramsci sözlerini şöyle sürdürür: “ Buna göre işçi sınıfı ve müttefiklerinin iktidarı ele geçirmeleri için onların sadece bir darbe tasarlamaları, ihtilal teşebüsünde olmaları yeterli olmaz. Hegemonyayı hayata geçirebilecek alternatif bir kültürel mutabakatın tesis edilmesi gerekir.”
Yukarıda bahsettiğimiz düşünceye Althusser farlı bir açıdan yaklaşmakla birlikte aynı noktaya temas eder. Bu konuyu İdeoloji ve devletin ideolojik aygıtlarında mevcut üretim ilişkilerinin nasıl kornnup sürdürüldüğünü açıklamaya koyulur. “ Devletin (polis, ordu, hapisane benzeri) baskıcı aygıtların yanında (Kilise, okullar, hukuk sistemi benzeri) ideolojik aygıtlardan oluştuğunu” belirten Althusser, sonra söyle der: “ İdeoloji, burjuvazinin sınıf hakimiyetinin devam ettirilmesini sağlayan en temel mekanizma olup, art arda gelen kuşaklar, ideoloji sayesinde statükoyu benimseme ve sürdürme durumuna gelirler.” Geldiğimiz noktada klasik marksist terminolojide bahsedildiği gibi devlet bir sınıfın bir sınıf üzerindeki baskı aygıtı olmaktan çıkar. Şu halde devlet, bir sınıfın bir sınıf üzerinde hem rızaya ve hem de zora dayanan iktidarıdır.
Tüm bu açıklamalardan sonra Foucault'a değinmeden olmaz. Foucault ömrü boyunca iktidar ilişkilerini irdemiş bir entelektüeldir. Bilginin iktadardan bağımsız olmadığının altını çizen düşünür, her iktidarın yönetebilmek için bir takım bilgileri üretmek zornuda oluduğunu belirtir. Bilgi üretmeden iktidarda kalmak mümkün değildir. Her iktidar bilgiyi alıp kendi süzgecinden geçirmek suretiyle bir iktidar bilgisi oluşturur. Ve iktidarı sadece devletle özdeşleştirmeyen Focault, iktidarın bireyden birey geçen mikro iktidar kısmıyla da ilgilenir. Foucault'a göre iktidar dikey değil yataydır. Kocadan eşine, eşinden çocuğa ve bazen çocuktan ebebeynlerine yönelir. Hem üstüne hem de astına uygulanabilecek kadar akışkandır. Düşünürümüz, marksistleri, makro düzeyde devleti ele geçirmekle kendilerini sınırladıkları için, ama asıl olarak mikro düzeyde insanlar arası iktidar biçimlerini değiştirmekten uzak durdukları için eleştirir. Bu durumda iktidar bir sınıfın yada devletin uyguladığı bir strateji bütünü olmadan daha çok bireylerin birbirine uyguladığı strateji ve eylem bütünlüğüdür. Bu nedenle marksistler iktidar anlayışlarını sorgulamak zorundadır. Sadece kapitalist devleti yıkmak yetmez aynı zamanda kapitalist kültürün yarattığı insan ilişkilerini de yıkmak gerekir.
Her ne kadar iktidar ve tahakküm teknikleri gelişmiş ve incelmiş olsada mevcut iktidarlar totoliter bir biçimde işlemeye devam ediyor. Fakat 21. yy sosyalizmi eskimiş olan baskıcı yöntemlerle artık ilerleyemez. Yeni marksizm gulaglarla yada proletarya diktatörlüğüyle yürütülemez. Baskı üzerine oturan rejimlerin sonu hep yıkım olmuştur. Sovyet deneyimi de iktidarın sadece baskı aygıtlarıyla yürütülemeyeceğinin en güzel kanıtıdır. Kitleleri yönetecek daha özgürleştirici yöntemlere ihtiyaç vardır. Kitleler özgürlüğüne ikna olarak yönetilebilirler. Tabi burjuvazinin pervasız saldırıları karşısında rejim kendini korumayı bilcektir. Ama bunun adı proleterya diktatörlüğü olmayacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder