KEMALİZM Mİ?
Kemalizm tartışmalarını uzun süre takip etmeme ve bu konuda azımsanamayacak derecede kitap okumama karşın bir türlü başına geçip bir yazı kaleme alamadım. Hem konunun güncelliği hem de çetrefil oluşu nedeniyle erteledim. Ama artık yazmaktan kaçmam olanaksız. Kemalizmi marksist bir pencereden anlamlandırmaya ve eleştirel bir okumasını yapmaya çalışacağım. Klasik kemalist kesimin bir tür peygamber kisvesine sokarak mistik bir kahraman yarattıkları yerde herşeyin eleştirilebilceğine olan inançla bu tartışmayı kendi durduğunum noktadan açımlamaya çalışacağım. Çünkü marksistlerin tek kutsalı bilimsel kuşkuculuk ve gerçeğe olan tutkulu bağlılıklarıdır.
Kemalizm kavramı, ilk olarak ulusal kurtuluş yıllarında Batılıların Türk Ulusal Mücadelesini karalamak adına kulanılmıştır. İlerleyen süreçlerde bu pozitif anlamda kulanılmak suretiyle yaygınlaşmıştır. Kemalizm kulanımı tartışmaya açık bir kavram olup, kavramın anlatmak istediğini tam olarak yansıtmamaktadır. Bir şeyin izm olabilmesi için öncelikle onun evrensel bir dünya görüşü olması gerekir. Örnek vermek gerekirse marksizm evrensel bir dünya görüşüdür. Marksizmin üç temel dayanağı vardır. Alman felsefesi, ingiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizmi. Yani felsefi, ekonomik ve politik bir dünya görüşünü temsil eder marksizm. Peki kemalizmin kendine özgü bir felsefesi, ekonomisi ve de politikası mevcut mudur? Burjuva ideolojisinin Türkiye kolu olmaktan öte bir anlam taşımadığı açıktır. Keza feminizm ve liberalizm de evrensel dünya görüşüne sahiptir. Ama Atatürkçülük sadece Türkiye'de mevcudiyet kazanmış bir ideoloji olup evrensel değildir. Nasıl ki Kastroizm diye bir kavram yoksa kemalizm diye bir kavramlaştırma doğru olmaz. Çünkü dünyanın her yerinde İngiltere, Fransa, Uganda ve İtalya'da marksistlere rastlanırken bir kemaliste rastlanmaz. Kemalizm ulus ötesi bir ideoloji değil ulusal bir ideolojinin adıdır da ondan. O nedenle şu andan itibaren Atatürkçülük olarak kullanacağım bu kavramı. Fakat Atatürkçü düşünce sistemi diyenler de olabiliyor. Diğer taraftan Atatürkçülüğün Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi ideolojisi oluduğunu da belirtelim. Dünya'da herhangi başka bir ülkenin değil Türkiye'nin resmi ideolojidir. Çin, Sovyet ve Kübanın resmi ideolojisinin marksizm olduğu düşünülürse ne demek istediğim daha kolay anlaşılır.
Atatürkçülüğün antiemperyalist bir ideoloji olarak pazarlanmasına gelirsek bu tanımlamanın yersiz olduğunu söylememiz gerekir. Fikret Başkaya'nın yaklaşımına göre bu mümkün değildir. Osmanlı imparatorluğunun ittihatçıların eliyle emperyalist paylaşım savaşına girmiş olmaları ve bu savaşı kaybetmesinden sonra topraklarının paylaşılması emperyal bir savaşımın sonucudur. Emperyalist paylaşım savaşında yer alanların ulusal kurtuluş savaşı vermeleri ise eşyanın tabiatına terstir. Haksız bir savaştan haklı bir savaş çıkamayacağını belirtmektedir, Fikret hoca. Yedi düvele karşı bir savaşım iddiasına da kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Yanında Almanya, Avusturya Macarisan varken yenilmiş Osmanlı'nın yanında bu güçler yokken yalnız başına emperyalistleri diz çöktürmesi çok gerçekçi değildir. Kaldı ki savaştan yenik çıkmıştır. Silahları alınmış tersanelerine el konulmuş ve iradesi İstanbul ve Ankara olmak üzere ikiye bölünmüştür. Bu koşullarda sözde İngiliz emperyalizmin başını çektiği itilaf devletlerini yenilgiye uğratmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki emperyalistler ateşi maşayla tutmayı tercih etmiştir. Batı'da Yunan'a ve doğuda Ermenilere karşı bir savaşım verilirken emperyalist kuvvetlerle neredeyse hiç karşı karşıya gelinmemiştir. Fransız üniforması giydirilmiş ermeni ve rumlara karşı savaşılmıştır. Bu koşullarda Sovyetler Birliğinin verdiği koşulsuz desteğin büyük payı olmuştur. Hem silah, hem para, hem de diplomatik destek verilen savaşın kazanılmasında Sovyetler önemli bir rol oynamıştır. Yani aslında emperyalistlere karşı verilen bir savaştan ziyade rumlara ve ermenilere karşı verilen bir savaştır.
Atatürkçülük toplumda sınıfların olduğu sosyolojik gerçeği inkar eden bir anlayışa sahiptir. Türk toplumunun sınıflara bölünmediğini ileri sürerek şöyle der: “ Biz imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir milletiz.” Buna karşın işçi sınıfının her tür örgütlenme, söz ve eylem hakkını, sendikalarını ve 1 mayıs kutlamalarını yasaklamadan geri durmaz. Her nasılsa sınıf yoktur ama sınıf baskısı dibine kadar vardır. Atatürk Balıkesir Hutbesinde 7 Şubat 1923'te yaptığı konuşmada şunları belirtmektedir: “Kaç milyonerimiz var? Hiç bundan dolayı biraz parası olanlara düşman olacak değiliz. Bilhakis memleketimizde bir çok milyoner hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız” Konuşmanın öncesinde toprak ağalarına ilişkin şu sözleri saf etmiştir: “ Bizde büyük araziye kaç kişi sahiptir? Bu arazinin miktarı nedir? Araştırılırsa görülür ki memleketimizin genişliğine karşın hiç kimse büyük araziye sahip değildir. Bu yüzden bu arazi sahipleri de korunması gereken insanlardır.” Konuya dair okuduğum Yanlış İliklenen Düğme adlı kitapta toprak ağalarına ilişkin şu cümlelere yer verilmektedir: “ Oysa toprak ağaları ömür boyu mebus tayin ediliyordu. Örneğin Emir Sazak 1920'lerde muazzam servetiyle tanınıyordu. 1927-1931-1935 dönemlerinde Atatürk, 1939-1943 dönemlerinde ise İnönü tarafından mebusluğa tayin ediliyordu... Bunlardan D. Arıkoğlu Mustafa Kemal Paşa'ya Chevrolet marka bir araba hediye ediyordu.” Bu alıntılardan anlaşılacağı üzere toprak ağaları ve burjuvalar özel olarak koruyup kollanırken işçi ve köylüler devletin koruyucu kollarından mahrum bırakılmıştır. İşçi sınıfı örgütsüzlüğe ve baskıya maruz kalırken köylüler de toprak ağalarının baskısı nedeyle toprak reformunu boşuna beklemişlerdir. Cumhuriyet yılları boyunca herşey sermaye sıınıfının ve ağaların isteğine göre şekillendirilmekteydi.
Atatürk'ün siyasal rakiplerine olan ilk tasfiye girişimi Çerkes Ethem'in başını çektiği Kuva-i Seyyereye dönük olmuştur. Ulusal kurtuluş mücadelesinin başlarında Ankara hükümetine karşı gerçekleştirilen her gerici ayaklanma Çerkes Ethem ve arkadaşları tarafından bastırılmıştır. Yunanlıların Ankara'ya kadar gelmeleri yine Ethem kuvvetlerince engellenmiş bu sayede Ankara düzenli orduyu kurmak için zaman kazanabilmiştir. Atatürk'ün iziniyle kurulan ve güçlenen Yeşil ordu bir süre sonra Atatürk tarafından tasfiye edilmiştir. Yeşil ordu bolşevik düşüncenin anadolu topraklarındaki örgütlenme biçimindeki tezahürüdür. Çerkez Ethem'in katılımıyla daha bir güçlenmişti. Çerkez kendini sosyalist olarak nitelendiriyordu. Sonra Atatürk tarafından düzenli orduya geçmediği gerekçesiyle hain ilan edilecek ve düzenli ordunun hedefi olacaktır. Sola yönelik saldırganlık ve tahamülsüzlük bununla sınırlı değildi. Meclis tafından İç İşleri Bakanı olarak seçilen Nazım bey sosyalist olması nedeniyle Atatürk'ün baskısıyla görevi bırakmak zorunda kalmıştır. Nazım bey daha sonra yıllarca hapis yatmak zorunda bırakılmıştır. Türkiye Kominist Partisi Genel Sekreteri Mustafa Suphi'nin Atatürk'e Anadolu'ya gelerek Ulusal kurtuluş mücadelesine katılacağını belitrttiği mektubun ardından katledilmesi de bu sürecin diğer bir aşamasıdır. Trabzon'dan Sovyetlere geri gönderilmek için bindildikleri teknede, 1921 yılında, 14 yoldaşıyla öldürülür, Suphi. Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya tarafından katledilirler. Son çekilen resmi mesajda hudut dışını çıkarın demekte bununda katliamın şifreli bir anlatımı olduğu bilinmektedir. Yahya Kahya daha sonra suç delilerinin ortadan kaldırılması için Mustafa Kemal'in Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey tarafından öldürülür. İsmail Hakkı Bey olaydan yıllar sonra, Mustafa Kemal 'in muhalifi olan Ali Şükrü Beyi öldüren Topal Osman'ın iki adamıyla birlikte kendisinin bu cinayeti işlediğini itiraf etmiştir. Komünistlerin sistematik olarak tasfiye edilmesiden sonra Atatürk tarafından resmi bir komünist parti kurulmuş ve devletin kendi kurduğu partide siyaset yapılması istenmiştir. Bu kabul etmeyen Komünistlere yönelik kitlesel tutuklamalara girişilmiştir. Yanlış İliklenen Düğme kitabında konuya ilişkin şu görüşlere yer vermiştir: “Bundan sonra her birkaç yılda bir TKP operasyonları olmak üzere komünistlere, yayınlarına, örgütlerine, aydınlarına, sendikacılarına yönelik gözaltı, işkence, hapis cezaları Cumhuriyet devletinin en rutin geleneği olacaktı. Nazım Hikmet'in otobiyografisindeki “ Yazılarım 30-40 dilde basılır. Türkiye'mde Türkçemde yasak” dizelerine de yansıyan, ama bundan çok daha ötesi bir garip Cumhuriyet yaratılmıştı; en büyük şairini ya hapishanelerinde yada sürgünlerde yaşatacak, “ Bu güzelim memlekette hürriyet” hayalleri kurduracak, karısına “ Seni asarlarsa yaşayamam” mektupları yazdıracak bir Cumhuriyet...” Çumhuriyetin aydın kırımı Nazım'la da sınırlı kalmayacaktı. Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okuduğu için Orhan Kemal, 5 yıl hapse mahkum edildi. Sabahattin Ali, Atatürk'ü yeren yazı yazmaktan 14 ay hapis cezası aldı. Kemal Tahir 1938 yılında “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlamasıyla tutuklandı. Rıfat Ilgaz 1944'te sınıf adlı şiir kitabı nedeniyle 6 ay hapis cezası aldı. 1944'te eşiyle birlikte tutuklanan Suat Derviş TKP üyesi olmakla suçlanmaktaydı. Hasan İzzettin Dinamo yazdığı tren adlı şiirinde işçi haklarından bahsettiği için 4 yıl hapis yatmıştır. 1934-1938 yıllarını Ankara hapisanesinde geçirmiştir. Ünlü ressam Abidin Dino, Türkiye Komünist Partisine üye olduğu gerekçesiyle 1941 yılında Türkiye'de sürgün yaşamıştır. Daha buraya ekleyemediğim aynı akibeti paylaşan onlarca aydın bulunmaktadır.
Devrimciler Atatürk'e ilişkin görüşlerinde olabildiğince nesnel olabilmelidir. Biz ne Atatürk sevicisi ne de yericisiyiz. Herkesi tarihteki olduğu yerine koymaya çalışan marksistleriz. Atatürk bir burjuva devrimcisi olmakla birlikte tarihsel olarak feodalizmin tasfiyesinde rol oynamış birisidir. Cumhuriyetin kuruluşu her ne kadar 19 mayıs'la başlatılıyorsa da gerçekte Cumhuriyete hazırlık süreci 1908 devrimiyle başlamıştır. Saltanat ilk sallayanlar İttihat ve Terakki partisi olmuştur. Atatürk bunu nihayete erdirmiştir, yanlızca. Cumhuriyetin kurulması ne tek adamın başarısıdır, ne de tarihi tek adamla açıklamak makul bir tarih anlayışıdır. Süreç Atatürk'ün siyasal dehasından çok nesnel koşuların elverişli olduğu durumda, Atatürk'ün bu sürece önderlik yapacak birisi olmasıdır. Atatürk olmasaydı, illaki tarih boşluk tanımaz. Onun yerini alacak birileri bulunurdu. Tarihi; kişiler değil, tarih koşullara uygun kişileri yaratır.
"Kemalizmin bir burjuva ideolojisi olduğu ve kanlı temeller üzerinde yükselen bir gericilik olduğu sugötürmez. Birkaç noktaya ilave ve eleştiri getirmek istiyorum.
YanıtlaSilHaksız bir savaştan haklı bir savaş çıkar, silahlar el değiştirdiğinde bu n'için mümkün olmasın? İttihatçıların halklarımızı cephede kırıp geçirdiği savaştan farklı olarak Kurtuluş Savaşı tavandan değil tabandan gelen bir savaştır. Kemalist yalanın aksine savaş 19 Mayıs'tan önce çoktan başlamıştı ve savaşın geldiği yer halktı.
_«Vaziyetin dehşet ve vahameti karşısında, her yerde, her mıntıkada birtakım zevat tarafından mukabil kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmış idi. Bu düşünce ile alınan teşebbüsler, birtakım teşekküller doğurdu. Mesela: Edirne ve havalisinde Trakya-Paşaeli unvanıyla bir cemiyet vardı. Doğuda, Erzurum'da ve Elaziz'de merkezi umumisi İstanbul'da olmak üzere Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti teşkil edilmişti. Trabzon'da Muhafazai Hukuk namında bir cemiyet mevcut olduğu gibi, Dersaadet'te de Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti vardı. Bu cemiyet merkezinin gönderdiği delegelerle, Of kazasıyla Lazistan livası dahilinde şubeler açılmıştı»_ (Mustafa Kemal, Nutuk, s.32)
Halk özellikle yerel kurtuluş çözümleri aramakta imiş, en azından Kemal'in anlatısından bunu anlıyoruz. Örneğin Trakya-Paşaeli cemiyeti bir Trakya Cumhuriyeti arzusunda idi. Çoğu örgüt de hâlihazırda Osmanlı'yı kesin surette reddetmekte idi.
Aydın kırımı bölümü yazının, kanımca, en güzel ve ilginç yeri olmakla birlikte güneş-dil safsatasına karşı çıkan üniversitelerimizin de baskılandığını eklemeliyiz. Buraya da girelim, Kemalizm ve saçmalardan seçmeler. Anadolu'nun sahibi kimdir? Kamâlistler burada köktenci bir anlayışı savunurlar, Anadolu'nun sahibi en eskiden var olandır. Bunu nereden biliyoruz? Sonuçta kılıç hakkını savunanlar da var. Öyleyse Kemalizmle çelişiyorsunuz baylar. Kemalistler kendilerini şu çıkmazda buldular: Yunanlar Türklerden önce de Anadolu'da var olduklarına göre Türkler n'asıl Anadolu'da hak iddia edebilirdi? Kemalist rejim abuk bir çözüm buldu, Etiler efsanesi.
_«Mete'nin gününden, son Osmanlı İmparatorluğunun yüz karası son padişahının gününe kadar bütün Hunlar, Avarlar, Gök Türkler, Oğuzlar, Moğollar (Moğollarda devleti, orduyu, kuranlar ve çevirenler Türk idi), Gürkanlar, Koyunlular, Osmanlılar gibi Türk devletlerinde ulusal devlet, ancak Etilerde görülür»_ (Ş. Aykut, Kâmalizm, 1936, s.8)
Kitabın evvelki pasajlarında Türk karakterine uygun yalnızca iki devlet olduğu ve bunların Hititler ile T.C olduğu yazılı.
Kemalizm halk nezdinde 6 oktan, her şeyi yoktan var eden bir adamdan ve laik cumhuriyetten ibaret sanılır (oysa laiklik dahi değil, laisist-sünni kırmalığı). Kemalizm bundan daha fazlasıdır, 6 okta göstermelik yer alan ilkeleri savunmak için de ille Kemalist olmak gerekmez. Kaldı ki Kemalizmin bu kavramlara ilişkin yorumları yanılgıdan ibarettir. Kemalist cumhuriyetçiliği savunmuyoruz, savunmayacağız da. Kemalist laikliği de savunmuyoruz, savunmayacağız da. Kimin laikliği, kimin cumhuriyeti? Şu idrak edilmelidir, laiklikten bahsedildiğinde sanki mutlak bir tanım varmış da onu anlatıyormuşuz ve anlatıya karşı çıkmak kavrama -laikliğe- karşı çıkmak anlaşılıyor; böyle bir şey yok. Laikliğin yorumları farklıdır ve Kemalizm kimseye cumhuriyetin yahut laikliğin mükemmel tanımını sunmuyor, bunlar Kemalizmin icadı da değiller. Kemalist yorumu reddetmek bunlara karşı çıkmak değil, kemalizme karşı çıkmak demektir."
Bir yoldaşın yorumu