PSİKANALİZ VE SONRASI
Engin Geçtan tarafından kaleme alınmış olan Psikanaliz ve Sonrası kitabını bitirmiş bulunuyorum. Kitap, Freud ve Klasik Psikanalizden bahsettikten sonra Alfered Adler, Carl Gustav Jung, Karen Horney, Harrey Sullivan ve Otto Rank vd. kuramlarına yer vermektedir. Ben bu yazıda daha çok Adler'in kuramına yönelik kitaptaki görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım. Kendimi bu kurama daha yakın hissetmekte, sosyal psikoloji alanını daha rasyonel bulmaktayım. Öyleyse bu girişten sonra konumuza geçebiliriz.
Adler, çocuklukta yaşanan çaresizliklerin daha sonra insanlarda eksiklik duygusuna yol açtığını savunur. Eksiklik duygusu olumlu bir çağrışım yaratmasa da aslında insanın kendindeki eksikliğini fark etmesi ve bu anlamda kendini üstün kılma çabasına da vesile olur. Bu nedenle toplumun düşündüğü gibi olumsuz bir durum olmanın ötesinde üstünlük duygusunun da yaratıcısıdır. Nasıl insanlar soğuktan korunmak amacıyla giysiler icat ettilerse, nasıl ölüm duygusuyla baş etmek için ilaçları buldularsa, eksiklik duygusuyla baş etmek için bir takım çözüm yolları üretmişlerdir. Bu bir anlamda eksi kutuptan artı kutuba geçme çabasıdır. Çünkü gelişimin olması için kişinin kendisi tamamlanmış değil, eksik görmesi gerekir. Herşeyi bildiğini düşünen biri kendisini geliştirme çabasının dışındadır. Sokratesi Sokrates yapanda herşeyi bildiğini değil, hiç bir şey bilmediğini düşünmesi, yani düşünsel eksiklik duygusudur. İnsanlardaki eksiklik duygusuna değinen Adler; bu eksikliğin, toplusal bir varoluşla, dayanışma ve işbirliği yapma yeteneğiyle ödünlenebileceğine dikkat çeker. Çoçuklar ebebeynleri olmadan yapamazsa, yetişkinlerde toplum olmadan varlıklarını sürdüremez. Bu anlamda Adler'in bireysel psikoloji kuramı toplum kuramından bağımsız ele alınmaz. Birey içinde bulunduğu toplumun bir ürünüdür ve toplum olmaksızın birey anlışamaz. Birey psikolojisi; o nedenle bireyin içinde bulunduğu aile, kardeşler ve akrabalar dolayımında ve onlarla ilişkileri bağlamında ele alınır.
Adler, bireyi etkileyen çevre faktörü üzerinde dururken özellikle aile olgusu üzerinde ısrarla durmuştur. Aile ve çocuk ilişkisinde şımartılmış çocuk ve sevilmeyen çocuk kavramlarını kullanarak bu durumu açıklamaya girişmiştir. Şımartılmış çocukların günümüzde suçlu profillerini oluşturduğuna dikkat çeken Adler, bu çocukların ebebeynleri tarafından şımarık yetirtirildiklerine bu nedenle toplumun onların ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olduğuna inandıklarını belirtmiştir. Şımarık yetiştirilen bu çocuklar toplumun onların beklentilerini karşılamak zorunda olduğu hissini taşımakta, bu talepleri için buyruk verecek kadar uç tavırlar geliştirmektedirler. Tersinden sevilmeyen çocuklar da toplumda sürekli düşmanlarla çevrili olduğu hissine kapılmakta ve bu tip insanlarla sürekli çatışmalı ilişkiler geliştirmektedir. Sevgisiz çocuklar sevgi üreten ilişkiler geliştiremedikleri için sevgisizliğin yarattığı travmaları içinde bulundukları topluma projekte etmektedirler.
Adler, Freud'un insanda bulunan saldırgan içgüdü fikrine karşı şu görüşlere yer verir: “Düşmanlık, saldırganlık ve sadistlik insanın birincil eğilimleri değildir. Ancak bir insanın kişiliği ve yaşam biçimi yeterince gelişmemişse yada aşırı zorlama durumlarında kolayca ortaya çıkarlar.” Freud'da içgüdüsel olan saldırganlık Adler'de kişinin yaşam biçiminden, kavrayış düzeyinden bağımsız değildir. Kişinin yaşam kavrayışındaki noksanlık, yaşam biçiminden kaynaklanan kavrayışsızlık bu saldırgan davranışların temelini oluşturur. Aynı zamanda Freud'un kız çocuklardaki penis kıskançlığı bulgusuna da karşı çıkan Adler, kız çocuklarındaki kıskançlığın ataerkil toplumda erkek çocuklarına tanınan ayrıcalıkların kıskanılması olduğunun da altını çizer. Adlerci feministler de bu düşünceleri savunmuş ve kız çocuğunun kıskançlığının erkek çocuğunun bir uzvunu değil de erkek çocuğunun toplumsal statüsü olduğunu vurgulamışlardır. Freud için nesnel olan Adler de özneldir. Freud fizyolojik bir kurama sahipken Adler, sosyal bir psikoloji kuramına sahiptir. Freud insanı kendi kişilik yapısı içinde incelerken Adler, insanı diğer bireylerle ilişkileri içinde toplumsal çerçevesiyle etkileşimi içinde değerlendirir. Freud'un öğretisi Oedipus kompleksi ve bunun çözümlenmesi üzerine kurulmuşken Adler'in yaklaşımı aile ve aile içi ilişkilere değer verir. Yine Freud a göre uygarlığın karşılığı nevrozla ödenirken Adler'e göre yeterince uygarlaşmamış olmanın karşılığı nevrozla ödenir.
Tüm bu yazdıklarımdan sonra Freud'un travmaları çoçukluk dönemine bağlamısna karşı farklı görüşlerde mevcuttur. Bunlardan birisi de travmaların sadece çocuklukta oluşmadığı, yetişkinlikte de insanların bir takım travmalarla karşılaştıkları, çocukluğa nazaran bunların daha etkin oldukaları yönündedir. Diğer taraftan birçok analist insanın olumsuz duygularından bahsederken kitap, Fromm'un sevgi duygusunu ön plana almasıyla diğerlerinden ayrıldığını belirtmektedir. Diğer analistlerden ayrılan Eric Fromm sevginin yapıcı bir duygu olduğunu kitaplarında ayrıntılarıyla ele almıştır. İçgüdüsel davranışlarımız ve kötücül duygularla içli dışlı olan tüm bu psikanalizcilerden farklı bir yeri olan Fromm, kişinin birşeye sahip olmaktan ziyade 'olmak'lığı üzerine de ayrıca kafa yormuştur. Adlere geri dönecek olursak o da insan doğasının kötücül oluduğunu kabul etmeyerek, insanın yaratıcı bir yanının oluduğuna, insanlarla yıkıcı değil yapıcı bir takım işbirliği ve dayanışma içinde olunduğuna dikkat çekmiştir...
Yorumlar
Yorum Gönder