SEÇME YAZILAR 3

   Lenin'in Seçme Yazılar 3. cildini henüz okumuş bulunuyorum. Okur okumaz yazmaya giriştiğim bu yazı, her zaman olduğu gibi kitabın sadece özeti niteliğinde olacaktır. Kitabın konusu şu başlıkları içermektedir: “Nisan tezleri, Devlet ve Devrim, Marksizm ve Ayaklanma.” Benim üzerinde yoğunlaşmak istediğim konular ise devlet ve komünizm üzerine yürütülen tartışmaları kapsayacaktır. Devletin niteliği üzerinde durularak, sosyalizmin ilk aşaması ve sonrasında sosyalizmin ikinci aşamasına (komünizme) değinilecektir. Öyleyse konuya geçebiliriz.

   Devlete ilişkin yapılan tartışmalarda bunu tanımlayan küçük burjuva siyasetçilere göre devlet, sınıflar arasıdaki çatışmayı yumuşatan ve uzlaşmayı sağlayan bir araçtır. Yani egemenlerle ezilenler arasında bir arabulucudur, devlet. Bu tanımlamaya tabi ki marksistler itirazda bulunurlar. Marksist terminolojide devlet bir sınıfın diğer sınıf üstündeki baskı aygıtıdır. Ve devlet sınıf karşıtlığının uzlaşmaz olduğu yer ve zamanda  ortaya çıkar. Köleci toplumda efendilerin köleler üzerinde baskı aygıtıyken feodal toplumda toprak ağalarının serfler üzendeki baskı aygıtı olmuştur. Kapitalist toplumda ise devlet patronun işçi üzerinde uyguladığı baskı aygıtıdır, tam olarak. Kısacası devlet sınıf egemenliğinin bir organıdır. Kitap devlete ilişkin şu görüşlere yer vermektedir: “ Antik ve feodal devletler, kölelerin ve serflerin sömürüsünün organlarıydılar, aynı şekilde çağdaş temsili devlet de sermayenin ücretli emeği sömürmesinin aracıdır...”

   Proletaryanın elinde devletin özgürlük getireceği yanılsamasına kapılanlar olabilir. Proletarya devleti özgürlük için değil tam da burjuvazinin direnişi kırmak için istiyecektir. Çünkü devletin olduğu yerde özgürlük değil fakat baskı mümkün olabilmektedir. Ve biz nerede özgürlükten bahsediyorsak orada devletin varlığından bahsetmememiz gerekir. Çünkü devlet ve özgürlük aynı zeminde asla varolmazlar. Devlet eşittir baskıyken özgürlük devletsizlik demektir. Engels devlet ve özgürlük arasındaki bağlantıyı şu sözlerle dile getirmektedir: "Dolayısıyla devlet mücadelede, devrimde kendi düşmünlarını güçle bastırmak için kullanılan sadece bir geçiş kurumu oluduğuna göre, özgür bir halk devletinden söz etmek tam anlamıyla anlamsızdır: proleterya özgürlük adına değil, düşmanlarını baskı altına almak için devleti kullanmayı sürdürecektir ve özgürlükten bahsetmek olanaklı olduğunda devlet varolmaktan çıkar."

   Demokrasiye gelirsek marksistler demokrasi havarisi değillerdir. Kapitalist toplumda demokrasi sahtedir. Sadece küçük bir azınlık için geçerlidir, demokrasi. En demokratik cumhuriyet bile bir anlamda azınlığın çoğunluk üzerindeki diktatörlüğüdür. Bu manada proleter demokrasi, eğer demokrasi çoğunluk rejimiyse, çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğü olmasıyla burjuva diktatörlüğünden bin kez daha demokratiktir. Marksistler devletin sönümlenmesiyle demokrasinin de söneceğini ileri sürürler. Çünkü sınıfların ortadan kalkmasıyla demokrasinin ortadan kalkması gündeme gelecektir.

   Marksizm devlete ilişkin yaklaşımı bir kere proletarya diktatörlüğü kurulmaya başladıktan sonra devletin sönmeye başlayacağı yönündedir. Marksistlerin bahsettiği devletin sönmesi, devletin ortadan kaldırlması değil, sınıflar ortdan kalktıktan sonra gereksiz hale gelmesidir. Konuya ilişkin Engels düşüncelerini şöyle ifade etmektedir: “ Bu sınıflar, ilk aşamada ne kadar kaçınılmaz biçimde ortaya çıktılarsa o kadar kaçınılmaz biçimde yok olacaklardır. Onlarla birlikte devlet de kaçınılmaz olarak yok olur. Ücretlilerin özgür ve eşit birliği temelinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, o zaman tüm devlet aygıtını ait olduğu yere antikalar müzesinde çıkırık ve tunç baltanın yanına koyacaktır."

   Sosyalizmin ilk aşamasında proleterya burjuva devlet aygıtına el koymadan, burjuva devlet aygıtını parçalayarak, yerine egemen sınıf olarak örgütlenmiş işçi sınıfı devletini koyar. İşçi sınıfının bu devleti bir proletarya diktatörlüğüdür. Ve işçi sınıfı bu devleti yenilmiş ama daha ezilmemiş burjuvaziyi ezmek için kullanır. Sosyalizmin ilk aşamasında üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırarak toplumsal mülkiyeti hayata geçirir. Burjuvazinin proleteryayı sömürüsüne son verir. Bu aşamada toplum içinden çıktığı kapitalizmin izlerini taşıdığındandır ki tam eşitlik sağlanamaz. Tam olarak burjuva hukukun dar ufku aşılamaz. Ve sosyalizm bayrağında "herkese emeğine göre ve emeği kadar verilir" yazar. Bu koşularda emeğin eksiksiz olarak işçiye verileceği yanılsamasına, proletaryanın öğretmeni Marks şöyle yanıt verir: " ... toplumun, toplumsal emeğin bütününden bir yedek fon, üretimin genişletilmesi için, makinelerin aşınma ve yıpranmasını yerine koymak için vb bir fon düşüncesinin gerekli olduğunu göstermiştir, ve sonra da tüketim araçlarından yönetim harcamaları için, okul, hastane ve yaşlılar yurdu için vb bir fon düşünülmesi gereklidir."

   Sosyalizmin ikinci aşaması yani komünizm söz konusu oluduğunda burjuva hukukun tüm sınırlamaları ortadan kaldırılacaktır. Böylece sosyalizm bayrağına " herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacı kadar" yazabilecektir. Burada herkese eşit dağıtmaktan ziyade kişinin ihtiyacı temel alınmıştır. Kim evli, kim bekar, kimi çocuklu kimi çocuksuzdur. Bu bağlamda insanlar ihtiyacına uygun bir dağıtım organize edilir. Tabi ki komünizmin bu aşamasına geçilebilmesi için üretim güçlerinin üst düzeyde gelişimi ve üretimin üst düzeye çıkarılması şarttır. Komünizme geçilmesi için işbölümüne kölece bağlılık sona erecek, kafa ve kol emeği arasında ayrım ortadan kalkacaktır. Emek bir zorunluluk olmaktan çıkarak günlük bir gereksinime dönüşecektir. İşte o zaman devlet kendiliğinden sönümlenecek ve özgürlük bu topraklarda filiz vermeye başlayacaktır.

   "Son olarak sadece komünizm devleti kesinlikle gereksiz hale getirir. Çünkü baskı altına alınacak hiç kimse yoktur. Biz ütopyacı değiliz ve tekil bireylerin aşırılıkları olasılığını ve kaçınılmazlığını yada böylesi aşırılıkların bastırılması ğerekliliğini hiç reddetmeyiz. Ama birinci olarak bunun için özel makinaya, özel baskı aygıtına gerek yoktur. Bu herhangi bir uygar insan topluluğunun, çağdaş toplumda bile bir kargaşayı durdurmak için yada bir kadına yapılan saldırıyı önlemek için müdahale edilmesi kadar basit ve isteyerek silahlı halkın kendisi tarafından yapılacaktır. Ve ikinci olarak biliyoruz ki toplumsal ilişkilerin kurallarını çiğnemek demek olan aşırılığın temel toplumsal nedeni; kitlelerin sömürülmüsi, onların yoksunlukları ve yoksulluklarıdır. Bu baş nedenin ortadan kaldırılmasıyla, aşırılıklarda kaçınılmaz olarak 'sönmeye' başlayacaktır."

   

   

   

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SSCB NEDEN DAĞILDI?

NİETZSCHE'NİN FELSEFESİ

İDEOLOJİ