MARKSİZM VE DİN
Marksizm düşüncesinin dinle olan ilişkisi her zaman ilgi odağım olmuştur. Bu kapsamlı sorunu, sorunsal haline getirmem sanırım, 2004 yılında Muya Fabrikası'nda çalışırken başladı. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu tartışmaya ilişkin görüşlerim olgunlaşmakla birlikte son halini alabilmiş değil. Mutlak bir doğruyu ortaya koymaya çalışmaktan ziyade yapmaya çalıştığım şey, bu konuya dair bir tartışma açabilmektir. Yazı sizi bir nebze olsun bu tartışmaya ilişkin düşünceye sevk edebilmişse amacına ulaşmış demektir.
Marks'ın ünlü metaforu olan “ Din halkın afyonudur” sözü çoğunlukla marksistler tarafından yanlış anlaşılmıştır. Kitleleri uyutan bir uyuşturucu olarak yorumlanmış ve bu kapsamda gericilikle özdeşleştirilmiştir. Ülkemizde kemalist kesimin okuduğu İlhan Arsel ve Turan Dursun gibi aydınların etkisiyle din tam olarak ilkel ve gericilik olarak yaftalanmış, dinde hiçbir ilerici yan bulunmadığı savunulmuştur. Oysa Marks'ın anlatmak istediği bambaşka birşeydir. Alıntının tamamı şu şekildedir: “ Din ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.” Yani burada afyon olarak anlatılmak istenen, ezilen insanın acılarını dindiren bir ağrı kesicidir. Marks'a göre sorunun kendisi din değil dini yaratan koşullardır. İnsanların acılarını dindirecek koşullar yaratıldığında bu tür bir ağrı kesiciye de ihtiyaç kalmayacaktır. Ve Marks konuya ilişkin şu açıklamada bulunur: “ Dinsel yabancılaşma, esas itibariyle gerçek yaşamın yabancılaşmasının yansımasından başka bir şey değildir. Bu nedenle dini ortadan kaldırmaya yönelik çaba, dini yaratan bir yabancılaşmış gerçekliği ortadan kaldırmaya yönelelik çabaya geri götürülmelidir.”
Engels ise dine Marks'a nazaran daha fazla zaman ayırmıştır. Dinin iki farklı işlevi olabileceğini kabul eden Engels, birincisini egemen sınıfı meşrulaştıran rolü, diğerinin ise ezilen sınıfların sesi olan rolü olduğunu belirtmiştir. Devrimci rol oynayan hareketler olarak erken hristiyanlık ve Thomas Müntzer önderliğindeki köylü mücadelesini örnekler. Engels'e göre mücadele dini değil onu besleyen toplumsal koşulları hedef almalıdır. Engels bakımından Müntzer egemenlere karşı ezilenlerin savaş bayrağını açmış biriydi. Ona ilişkin Engels'in değerlendirmesi şu şekildeydi: “ Müntzer'in siyasi proğramı... o dönem için oldukça ilerici bir proğramdı... İnsanın cenneti bu dünyada kurması gerektiğini... Ve mevcut cennetin, dinin vaat ettiği cennetin, gerçek dünyada, insanlar arasında kurulması gerektiğini öğretiyordu... Müntzer, vaazlarında... var olan toplumsal düzene karşı açık bir devrim çağrısında bulunuyordu.”
Marksistlerle dindarlar arasında ortaya çıkan ittifak özellikle 20 yy şekillenmeye başladı. Latin Amerikada gelişen bu ortaklaşmaya kurtuluş teolojisi adı verildi. Ülkemizde Filistin eylemleri gibi sınırlı bir eylem hattında olan birlikteliklerden ziyade farkı ülkelerde iktidara karşı bir ortak mücadeleye dönüştü. Bu mücadeleler özellikle 1960-1970 yıllarında Brezilya, Peru, El Salvador ve Nikaragua gibi ülkelerde filizlendi. Kurtuluş teolojisi düşüncelerini oluştururken marksizmden önemli derecede yararlandı. Eleştirel bir diyoloğu temel aldı. Her iki tarafta sefaletin temelini emperyalizm, sınıf çatışması ve sömürüde görüyordu. Ortak hedefleri ezilenlerin kurtuluşuydu. Bu hedef onları işbirliğine sevketti. Toplumsal mücadelenin her alanında yanyana oldukları gibi “ Halkın kilisesi” taban birliklerinde birlikte çalıştılar ve örgütlendiler. Latin Amerika başarılmaz olarak görülen bir ittifakın mümkün olduğunu kanıtladı. Kendi yaşadığımız coğrafyada kaç tane devrimci bir imamı örgütlemeyi düşündü bilmiyorum ama onlar başardı. Biz ise dindar kesimi siyasal gericiliğin dümen suyundan hala kurtaramadık.
Sultan Galiyev'in islama ilişkin yaklaşımları doğmatik olmaktan çok uzaktır. Galiyev'e göre islam sadece bir inanç sistemi olarak görülmez. İslamiyet, sömürgeciliğe karşı ve emperyalizmle mücadele yürüten, doğu halklarını birleştiren toplumsal ve siyasi bir güç olarak ele alınır. Galiyev'e göre sosyalizm islami değerlerle ve yerel göreneklere uyarlanmalıydı. Onun bu konuya ilişkin görüşlerini şu alıntı yeterince açık bir şekilde ifade ediyordu: “ Doğu halkları için din, yalnızca bir inanç meselesi değil aynı zamanda sömürgeciliğe karşı bir direniş, bir kimlik ve dayanışma sembolüdür.” Galiyev marksizme özgü olan proletarya kavramını farklı bir biçimde yorumlayıp, tüm sömürülen doğu halklarını “ Kolonilerin proletaryası” olarak tanımladı. Ona göre emperyalizme karşı mücadele, merkezi batıda değil, tamda proleter halklar olarak tanımladığı doğuda verilecektir. Bu mücalenin de kaldıracı islam dünyasının sömürülen halkları olacaktır. Müslüman halklar batı proletaryasından daha fazla devrimci potansiyel taşımaktaydı. Din ise bu potansiyeli harekete geçirme olanağı olan bir motivasyon kaynağıydı.
Tüm bu verilerin ışığında toparlayacak olursak “ Tarih sınıf savaşımları tarihidir.” Dini görünümlü olan mücadelelerde bu savaşımın bir parçasıdır. Katı laik saplantıları bir yana bırakarak güncel deneyimler dolayımında Marsizmin din ile yoldaşlığının sağlanması önem arz etmektedir. Latin amerika deneyimleri ve Filistin pratikleri göstermektedir ki bu konu üzerine daha fazla kafa yormalı ve kendimize bir yön tayin etmeliyiz. Ya bir yol bulacağız ya da bir yol açacağız. Başka bir şansımız bulunmuyor...
Eksik Boyutlar
YanıtlaSilDin ile Marksizm’in ilişkisini tartışırken yalnızca olumlu örnekler (kurtuluş teolojisi, Müntzer, Galiyev) üzerinde durmuşsun. Oysa olumsuz deneyimler (ör. İran İslam Devrimi’nin sosyalistleri tasfiye etmesi, Afganistan’da İslamcıların Sovyetlere karşı ABD desteğiyle yükselmesi) de denklemin bir parçası.
Bu eksik taraf yazıyı biraz “tek yönlü” yapıyor. Eleştirel bir bakış, dinin hem devrimci hem de karşı-devrimci potansiyellerini birlikte göstermeyi gerektirirdi.
CHATGPT