ÖZGÜRLÜK

 


   Zygmunt Bauman'ın kaleme aldığı özgürlük adlı eseri okumuş bulunuyorum. Benim açımdan okunması oldukça güç bir anlatım diline sahip olan kitap, kavramak için ter döktüğüm bir okuma deneyimine yol açtı. Bu nedenle ilgimi çeken kısımlarını ele alarak yorumlamaya çalışacağım. Ama genel olarak tüketim toplumunu ve onun tüketim özgürlüğünü ele alan bu çalışmada üzerinde durulan temel argüman, toplumun çoğunluğunu baskılamak suretiyle kontrol etmek yerine “baştan çıkarmayı” temel almaktadır. Bu açıklama yazısından sonra konuya geçebiliriz.

   Bauman'a göre özgürlük şöyle tanımlanır: “ Özgürlük bir varoluş hali değil, bir ilişkidir. Daha doğrusu bir ilişki ağıdır. Özgürlükten söz ederken, her zaman birinin bir şeyden kurtulmasından söz ederiz.” Bu açıklamaya göre özgürlük bir durumdan ziyade bir ilişkidir. Özgürlük bir tür reddedişi temsil eder. Gelenek, yasa yada herhangi birinden özgürleşmek anlamında bir takım sınırların ihlali anlamını da taşımaktadır. Özgürlüğün sadece arzulanan bir şey olmaktan çok acı verici olduğundan bahseden Bauman, seçim yapmanın özgürlüğün bir zorunluğu olduğunun altını çizerek her seçimin bir kaybediş olmasına dikkat çeker. Aynı zamanda her seçim seçim yapana bir takım sorumluluklar yükler. Sorumlulukta aksiyeteye neden olur. Bu nedenle insanlar sorumluluk almaktan kaçarak liderlerin sorumluluğu üstlendiği totaliter yapılara meylederler. Özgürlük ve güvenlik arasında temel bir antigonizma vardır. Özgürlüğün artması güvenliği tehlikeye atarken, güvenliğin sağlanması ise özgürlüğü azaltan bir rol oynar. İkisi asla bir arada varolamaz. Güvenliğin dingin limanlarından feragat etmeyi göze alamayan birey asla özgürlüğün radikal bir şekilde artmasını sağlayamaz. Komformizmin alanını terk etmeksizin özgürlük düşü kurmak olası değildir. Bu manada özgürlük risk almak demektir. Kapitalist toplumda özgürlük süpermarket raflarındaki ürünler arasında seçim yapma özgürlüğüne indirgenmiştir. Piyasa bize seçim yapmaya dönük tercihler sunar. Fakat bu tercihler hayatımızda belirleyici olan paradigmaların değişmesinden ziyade hayatımızda hiçte önemi olamayan tüketim nesnelerini değiştirebilme tercihidir. Yani bize söylenen “hayatınızı değil tüketim alışkanlıklarınızı değiştirin” düsturudur. Özgürlük tüketim özgürlüğü olarak pazarlanır. Fakat yoksul bir insanın lüks bir otomobile sahip olma özgürlüğü yada lüks bir otelde konakla özgürlüğü yoktur. Liberal özgürlük anlayışı tamda burada istediğin arabayı alma özgürlüğünden yada konaklama özgürlüğünden bahseder ama paran varsa. Bu demek oluyor ki paran kadar özgürsün. Paran yoksa barınma hakkın olmadığı için sokakta özgürce ölebilirsin yada yemek paran yoksa açılıktan özgürce kıvranabilirsin. Bauman da özgürlüğün yasakların ve cezai yaptırımların yokluğuna indirgenemeyeceğini söyleyerek diğer önemli noktaya dikkat çeker ve şöyle der: “ Canının istediğinde ülkeyi terk etmekte özgür olsan da bilet için paran olmayabilir. Seçtiğin alanda yetenek peşinde koşmakta özgür olabilirsin ama bu alanda kendine yer bulacağın anlamına gelmez. İlgini çeken bir işte çalışmayı dilesen de hazırda böyle bir iş bulamayabilirsin. Dilediğini söyleyebilirsin ama sesinin hiç duyulmama ihtimali vardır. Bu yüzden özgürlük kısıtlamaların yokluğundan daha fazlasıdır.”

   “Toplumumuzda bireysel özgürlük en başta tüketicinin özgürlüğünden oluşur; o verimli pazarın varlığına tutunur ve karşılığında bu varlığın koşullarını güvence altına alır.” Bu alıntıdan anlaşılacağı gibi kapitalizm tüketimi koşullandırdıkça varlığını ve ömrünü uzatmaktadır. Konuya ilişkin Fransız filozof Deleuze insanların kapitalizme bedenleriyle direnebileceğini ifade eder. Bir siyasi tutsak faşizme karşı bedenini silaha çevirmek suretiyle açlık grevi yaparak bunu başarabilir. Ya da kapitalist tüketim dayatmasına karşı tüketmeyerek direnilebilinir. Kısacası kapitalizm her ne kadar bedene nufüz ederek varlığını sürdürüyorsa, tam da bedenin direnişiyle varlığı ortadan kaldırılabilir. Beden bu anlamda politik çatışmanın yaşandığı bir mecradır. Bedenlerimiz ve bedenlerimizin arzuları üzerindeki kontrol ve otonomi arzu politikamızın bir gereğidir. Kapitalist arzuya karşı devrimci temelli bir arzu politikası ortaya konmalıdır, daha da geç olmadan. 

   “Philippe Dandi yakınlarda ' ilkel, Batılı güç söylemi' dediği şeyin kısa ve öz tasfirini sunmuştur: ' Doğayı zapt edecek, fizik kurallarına hükmedecek ve şeyler üzerinde güç sahibi olacağız. Bu zihniyet insanlara da şeylere davranmayı öğrendiğimiz gibi davranma arzumuzda ifade bulur. İnsanları da birbirimize şekil veren ve manevra yapan enstürümanlarmış gibi, şeylermiş gibi görürüz.” Alıntıdan da anlaşılacağı şekilde insanlar eylemin özneleri değil, nesneleri haline getirilir. Günümüzde kullanılması gereken nesne öznellik kazanırken özneler ise nesneleşir. Murray Bookchin “insan, doğayı hükmedecek bir nesneye yada doğayı sömürü nesnesine dönüştürürken insanın da sömürüsünün önü açılmış olur”demişti. Ve buradan çıkışın da ekolojik bir toplum tasarımıyla mümkün olacağını belirtmişti. Tüm bu yazılanları toparlarsak kapitalizmin bireysel özgürlük diye pazarladığı şey aslında kişinin otonomisini yitirmesiyle ortaya çıkan nesneleşmiş insan gerçeğidir. Piyasa koşuları bireysel bir varoluşu ancak insana bunu pazarlamak suretiyle kişilik oluşumuna hizmet eder. Kişilik insanın kapitalizm tarafından paketlenmiş kimlik ürününü reddettiğimiz yerde kurulur. Bize sunulan bu kimliği ve inşayı boşa çıkarmadan bir özne olabilmemiz olası değildir. 

   Son olarak Bauman işçinin insanlık onuru için süren bu savaşın alanının patrona, yani noksansız kabul edilen yönetim imtiyazlarına bırakıldığını söyleyerek sözlerini söyle sürdürür: "Kapitalizmin erken evresinde başlıca tartışma konusu baskının kendisi olmuştur. Kapitalist fabrikanın matkabına tabi tutulan insanlar; kendi kaderini tayin etme hakkını, yani eskinin zanaatkar ve esnafların hafızasında hala taze olan bir durumu, muhafaza etmeyi yada geri getirmeyi dilediler." Fakat güç ve kontrol meselesine karşı mücadele bir süre sonra ücret artışı ve zaman meselesine kaymıştır. İşçinin kişisel özerkliği ve saygınlığı için mücadele gözden bir süre sonra kaybolmuştur. Oysa hem zam hem de zaman konusundaki politik talepler kadar önemli olan patronun baskı ve disiplin konusundaki uygulamaları olmalıdır. İşçinin tuvalete çıkma zamanını kısıtlamaya kadar giden bu kontrol ve baskı meselesine karşı çıkılmaksızın bir mücadele yürütmek olası değildir. Fakat sosyalistlerin işçi disiplinine her zaman gereğinden fazla önem vermemeleri nedeniyle bu mücadele gerektiği şekilde yürütlememiştir. Oysa bazı durumlarda işçinin onuru ve saygınlığı için mücadelenin ekonomik mücadelenin önüne geçebildiği defalarca kanıtlanmıştır. O nedenle sadece ekonomik talepler ileri sürmek yetmez. İşyerindeki baskı ve disiplin uygulamalarına da karşı olamak gerekir. İşçiye saygın bir çalışma ortamı yaratılması ve baskının ve tahakkümün ortadan kaldırılması her devrimcinin görevidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SSCB NEDEN DAĞILDI?

NİETZSCHE'NİN FELSEFESİ

İDEOLOJİ